Monthly Archives: Temmuz 2013

Gezi’den Umuda İnce Bir Yol Gider!*

“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim”  demişti Ulrike Meinhof. Öfkeli olmaktan güçlü olan bir duygu varsa o da umut! İkisi arasında da yadsınamaz bir bağ var elbette.

Geçtiğimiz 30 yıla damgasını vuran umutların ve hayallerin bir darbenin kanlı elleriyle boğulmasının ardından öfkelerin korkulara, korkuların da hayat kaygılarına evrilmesiydi herhalde. Doğan her çocuğun kodlarına bunlar ev sohbetlerinde, sokak aralarında ve medya görüntüleriyle yerleşti. Böyle yetişti bir kuşak.

Umut edebilenler ve umutlarını kaygılarına teslim etmiş olanlar arasına korkunç duvarlar inşa edildi. Bazı kampüslerin, umudu var etmeye çalışan hanelerin duvarıyla çevriliydi umut. Ne zaman kamusallaşsa ya bir duvar, ya parmaklık ya da ekranın ardındaydı birçokları için.

Tüm toplumsal analizler uzun uzun sorunlar tanımlayıp, değişim için… diye başlayan temenniler ve önerilerle bitiyordu. Sürekli yeni yollar, yöntemler aranıyordu. Elbette bir çoğu çok kıymetli fikirler sundu, kafalarımızda pencereler açtı. Ama o arzulamak, ilke edinmek ve umut edebilmek arasındaki mesafe son yıllarda gitgide açılmıştı.

Bunu yarım bıraktığım bir çok yazım olduğunu fark ettiğimde yeniden anladım. Bir kızgınlıkla, ya da can sıkıntısıyla başlamış değerlendirme yazıları, toplum, insan ilişkileri, korkular üzerine. Genel tonları umutsuz ve ağır. Tamamlamak için döndüğümde, tamamlamama engel bir duygu buldum içimde. Mevcut olan ne kadar zor ve baskıcı olsa da daha umutlu bitirebiliriz cümlelerimizi artık. Mevcut olanı değişebilir bir durum olarak resmetmek ve farklı görmek daha mümkün.

14h

Pek tabii ki bu umudun kaynağında Gezi Parkı var. Bu yüzden de bu durumun müsebbibi olan Gezi Parkı olaylarıyla başlayıp ülkeye yayılan tüm eylemlilikler çok kıymetli. Kıymeti de en çok insanların aradığını birbirlerinde bulmasından geliyor.  Umutların bir lidere, orduya, Allah’a, mehdiye havale edilmediği, herkesin birbirine umut olduğu bir süreç.

Tam da bu kadar senle, benle ilgili olduğu için büyük teorilerle Gezi üzerine büyük harfli analizler yapılmasından pek hazzetmiyorum. Belki on yıl sonra ama bugün değil. Herkesin umudunun ve deneyiminin çok kıymetli olduğu bir süreç, içinde olduğumuz.  Hareketin kendisinin ve içindeki herkesin söyleyeceği çok kıymetli sözler var. Badio’nun söylediği gibi, toplumsal hareketlere öğretmen olmak yerine, onların onların öğrencisi olmalıyız. Zira herkesin birbirine öğrettiği bu öğrenme süreci aynı dili konuşmamızı mümkün kılabilir.

Aynı dili konuşmanın kapısını araladığı değer elbette dayanışma. LGBTT onur haftasının  bu yıl Avrupa’daki en kalabalık yürüyüşle sonuçlanması, 2 temmuz Madımak anmasının tüm yıllardan daha kalabalık olması tam olarak da bunun sonucu. Acının dilinin Taksim’de, Lice’de, Ankara’da, Hatay’da aynılaşması için bir umudun doğması, kaç acı için bir çaredir kim bilir.

Sonunda neye evrilirse evrilsin artık herkes 28 Mayıs’tan önceki düşünce kalıplarından uzak. Bir iktidarın ilmek ilmek içimize yerleştirdiği değer ve algılar eski gücünü kaybediyor. Eski cümleleri kurmak içimizden gelmiyor, sokaklar ve duvarlar da aynı değil ne kadar duvar yazılarını silmeye çalışsalar da!

*yazı aynı zamanda Radikal Blog’dada yayınlanmıştır.

 

Yorum bırakın

Filed under devletlüler, mücadele tarihinden

takvimlerden günler değil acı dökülür bu memlekette…

Yaşamak görevdir yangın yerinde
Yaşamak insan kalarak.

Ataol Behramoğlu
yanan_agac_nettekeyif.netBir takvimin her yaprağına, bir toprağın her karışına acı ve keder düşer mi bir ülkede?

Kelimelerle anlatamadığımız, karabasan gibi üstümüze çöken acılar….

Sivas’ta yakılanlar, Çorum’da katledilenler, tarım makinelerinde öldürülen Kürtler, asit kuyuları, domuz bağıyla öldürülenler, maden ocaklarında güzel ölenler! Tuzla’da kobay olarak kullanılanlar,  yok sayılanlar,  ceza evlerinde yok edilenler, cezaevlerinde yaşından büyük acılara teslim edilen çocuklar,  açlıktan ölen bebekler, çocuğunu doyuramadığı için kendi hayatından vazgeçen anne babalar, sokak ortasında öldürülen kadınlar, sevgisizlikten sokağa sığınan çocuklar, nefret cinayetlerinde lime lime edilen eş cinseller ve translar…

Bir takvimin her yaprağına, bir toprağın her karışına acı ve keder düşer mi bir ülkede?

Hal böyleyken o ülke sevilebilir mi?

Yaşamaya devam edilebilir mi?

her şeye rağmen…

Bir umut telaşı yaşadığımız! Umut devşirmek için satır aralarından didiniyoruz. Dost sohbetlerinde insanlığı, vicdanı yaşatmak için birbirimiz ses ve nefes olmaya çalışıyoruz.

Televizyonlarda ve gazetelerdeki köşelerinde  insanlığı öldürürken onlar, izleyicileri alkışlarken, adaletin ölümü hayırlı olsunken; ölmemek için vicdansızların arasında, güç alıyoruz dostlarımızın gözlerindeki ışıktan.

Düşersek o kaldıracak bizi. Yitip giden bir insan için yaşlar dökülecek o gözlerden kim olduğunu sorgulamadan. Yitenin sadece insan olduğu dökülecek dudaklarından. Bunu bilmekle huzur buluyor bir nebze  göğüs kafesimizdeki o kasvetli  acılar.

Sırf o düşerse el uzatabilmek için var ediyoruz kendimizi, yan yana yürüyebilmek ve birlikte şarkı söyleyebilmek için.

Ben söyleyemem belki ama çok güzel dinlerim….

Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under mücadele tarihinden, zoon politikon

GEZİ’DEN “Akşam Ezanıyla Eve Dönmeyen Çocukların Raksı”*

aşırı uçBildiğimiz tüm pratiklerin dışında akıyor  hayat.  Bir korku imparatorluğunun inşa ettiği korku duvarları ilk kez içimizde aşılıyor! Birbirinden kopuk bir nesil korkularını birbirine destek olarak aşıyor. Düşenin yerde bırakılmayacağını görüyor ve yaşıyor. Yalnız olmadığımızı hissediyoruz en çok da…

Özellikle çeşitli yollardan, yönlerden umut devşirmeye çalışmış kuşağın, içine, kendine döndüğü, yalnızlaştığı bir zamanda… Kentlerin, okul kampüslerinin, sosyalleşme alanlarının giderek birbirinden koptuğu, atomikleştiği bir zamansallıkta tekrar bunu hissetmek hafiften burun direğini titreten cinsten.

İçindeyken veya evde takipteyken kimi zaman gözlerim doldu, burnum sızladı, kimi zaman da çocuksu yerinde duramayan mutluluklar hissettim. En güzeli de “Dışarıda tarih yazılıyor” duygusunu hissetmek ve parçası olmayı arzulamak herhalde. Bir de arkadaşlarımıza bunu yapamazlar, birlikte olmalıyız, hissiyatı elbette. Ne kadar da güçlü kılıyor bizleri.

Oysa yıllardır gündem bir başbakanın iki dudağının arasında gidip geliyordu;

Kadın cinayetleri, tecavüzler, kürtaj yasağı, çocuk istismarları, ölümler, adaletsiz göz altılar, hukuksuz tutuklamalar, kapı önünde vurulan çocuklar, yerde sürüklenenler, HES’ler, açılımlar, kapalımlar, tehditler, buyruklar, faili meçhul cinayetler, ve suçlunun cezasız kalışı, üstüne üstlük ödüllendirilişi… Tüm bunlar karşısında orada burada ses çıkarmaya çalışan, evinde, işinde, dost sohbetinde vicdanı adalet duygusu yanan onlarca, yüzlerce, binlerce biz…

Ve ilk kez biz öndeyiz! Gündemi belirleme gücü sokaktaki insanlarda. Tüm bunlar ve sayılamayacak kadar çok adaletsizliğe karşı sokakta olanlarda. Medyanın yalancı, iktidarın zalim olduğu dökülmüşken ortalığa kendimizden ve yan yana durduklarımızdan gayri güveneceğimiz de kimse yok.

İktidar bu sefer sokakta olanın güzelliğini saniyede 500 yalan hızıyla gölge düşürme telaşında ama yemezler be Usta!

Ergen bir tavır ile her yerde miting düzenleyen, her gün ekranlara çıkan, birilerine söylev çeken ustanın ve kalfalarının yalanları malum. Ancak hakikat yerini aynı hızda buluyor.

bağzı şeyler

Asıl mesele ise iktidarı bunca zora sokan, sözüne, stratejisine yalandan ve karalamadan başka şans bırakmayanın ne olduğu aslında. Elbette toplumsal muhalefet hiç bir iktidar için hoş gelişler ola melodisiyle karşılanacak bir durum değil, hiç bir zaman da olmadı. Tarih bilgimiz bize iktidarların toplumsal muhalefete nasıl cevaplar verebildiğine dair ortak örnekler verebiliyor dünya tarihinden. Ya şiddetle bastırırsın, ya muhalefet içindeki belli grupların taleplerini içerir, muhalefeti parçalar bir kısmını marjinalleştirir bir kısmını muhalefet dışına çekersin, ya da temel talepleri içeren kapsayıcı bir tavırla egemenliğini pekiştirirsin .

İktidarın ilkini güçlü bir şekilde yaptığı malum, ikincisini yapmayı söylem düzeyinde yürütmeye çalışıyor ancak çok başarılı olduğu söylenemez.

Toplumsal hareketin buna verdiği tepki ise her şiddetli müdahalede birbirine daha çok yakınlaşmak ve cevabını iktidarı alaşağı edecek bir mizahla vermek oldu. Klasik ritimli sloganların yerini taraftar melodileri aldı. Muhafazakâr veya Kemalist bir ulus devletin vaat edebileceği tüm renklerden ve sözlerden çok daha fazlası çıkıverdi köşe başlarından. Apolitik denen genç kuşağın apolitikliğinin aslında klasik politik yapıya bir umursamazlık olduğu ve mevcut potansiyelin klasik politik düzlemi çoktan aşmış olduğu ortaya çıktı.

Klasik politik düzlemin sıkışıp kaldığı bariyerler ve kırmızıçizgileri, tüm zorluklarına rağmen yan yanalığımızla, birbirimizi dinleyerek aşılabildiğini görüyoruz. İktidar ve muhalefet varsın al takke ver külah eylesin dursun, sokakta var olan mizah ikisini de yerinden edecek güçte.

ohh biber

Çünkü bizler 80’lerde ve 90’larda çocuk olmuş, sokaklarda özgürce düşe kalka büyümüş bir kuşağız. Akşam ezanıyla eve çağrılan, dizlerinden yaraları eksik olmayan, elindeki 50 kuruşa meybuz, leblebi tozu alan, çamurdan dünyalar yaratan, iki minder bir tencere kapağına uzay mekiği yapan bir kuşağın gücüne elbette sizin rant kaygılarınız ve iktidar oyunlarınız yetişemez! Sadece tekrar sokaktayız ve yeniden oyun oynamaya başladık.

Ha söz gelmişken hiç bir zaman da çağrılan vakitte eve dönmezdik!

*Yazı aynı zamanda 29 haziran 2013’te radikal blogta yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under çocuk gözünden, denişik şeyler