Gezi’den Umuda İnce Bir Yol Gider!*

“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim”  demişti Ulrike Meinhof. Öfkeli olmaktan güçlü olan bir duygu varsa o da umut! İkisi arasında da yadsınamaz bir bağ var elbette.

Geçtiğimiz 30 yıla damgasını vuran umutların ve hayallerin bir darbenin kanlı elleriyle boğulmasının ardından öfkelerin korkulara, korkuların da hayat kaygılarına evrilmesiydi herhalde. Doğan her çocuğun kodlarına bunlar ev sohbetlerinde, sokak aralarında ve medya görüntüleriyle yerleşti. Böyle yetişti bir kuşak.

Umut edebilenler ve umutlarını kaygılarına teslim etmiş olanlar arasına korkunç duvarlar inşa edildi. Bazı kampüslerin, umudu var etmeye çalışan hanelerin duvarıyla çevriliydi umut. Ne zaman kamusallaşsa ya bir duvar, ya parmaklık ya da ekranın ardındaydı birçokları için. Continue reading “Gezi’den Umuda İnce Bir Yol Gider!*”

Reklamlar

takvimlerden günler değil acı dökülür bu memlekette…

Yaşamak görevdir yangın yerinde
Yaşamak insan kalarak.

Ataol Behramoğlu
yanan_agac_nettekeyif.netBir takvimin her yaprağına, bir toprağın her karışına acı ve keder düşer mi bir ülkede?

Kelimelerle anlatamadığımız, karabasan gibi üstümüze çöken acılar….

Sivas’ta yakılanlar, Çorum’da katledilenler, tarım makinelerinde öldürülen Kürtler, asit kuyuları, domuz bağıyla öldürülenler, maden ocaklarında güzel ölenler! Tuzla’da kobay olarak kullanılanlar,  yok sayılanlar,  ceza evlerinde yok edilenler, cezaevlerinde yaşından büyük acılara teslim edilen çocuklar,  açlıktan ölen bebekler, çocuğunu doyuramadığı için kendi hayatından vazgeçen anne babalar, sokak ortasında öldürülen kadınlar, sevgisizlikten sokağa sığınan çocuklar, nefret cinayetlerinde lime lime edilen eş cinseller ve translar…

Bir takvimin her yaprağına, bir toprağın her karışına acı ve keder düşer mi bir ülkede?

Hal böyleyken o ülke sevilebilir mi?

Yaşamaya devam edilebilir mi?

her şeye rağmen…

Bir umut telaşı yaşadığımız! Umut devşirmek için satır aralarından didiniyoruz. Dost sohbetlerinde insanlığı, vicdanı yaşatmak için birbirimiz ses ve nefes olmaya çalışıyoruz.

Televizyonlarda ve gazetelerdeki köşelerinde  insanlığı öldürürken onlar, izleyicileri alkışlarken, adaletin ölümü hayırlı olsunken; ölmemek için vicdansızların arasında, güç alıyoruz dostlarımızın gözlerindeki ışıktan.

Düşersek o kaldıracak bizi. Yitip giden bir insan için yaşlar dökülecek o gözlerden kim olduğunu sorgulamadan. Yitenin sadece insan olduğu dökülecek dudaklarından. Bunu bilmekle huzur buluyor bir nebze  göğüs kafesimizdeki o kasvetli  acılar.

Sırf o düşerse el uzatabilmek için var ediyoruz kendimizi, yan yana yürüyebilmek ve birlikte şarkı söyleyebilmek için.

Ben söyleyemem belki ama çok güzel dinlerim….

Hatice Kapusuz

GEZİ’DEN “Akşam Ezanıyla Eve Dönmeyen Çocukların Raksı”*

aşırı uçBildiğimiz tüm pratiklerin dışında akıyor  hayat.  Bir korku imparatorluğunun inşa ettiği korku duvarları ilk kez içimizde aşılıyor! Birbirinden kopuk bir nesil korkularını birbirine destek olarak aşıyor. Düşenin yerde bırakılmayacağını görüyor ve yaşıyor. Yalnız olmadığımızı hissediyoruz en çok da…

Özellikle çeşitli yollardan, yönlerden umut devşirmeye çalışmış kuşağın, içine, kendine döndüğü, yalnızlaştığı bir zamanda… Kentlerin, okul kampüslerinin, sosyalleşme alanlarının giderek birbirinden koptuğu, atomikleştiği bir zamansallıkta tekrar bunu hissetmek hafiften burun direğini titreten cinsten. Continue reading “GEZİ’DEN “Akşam Ezanıyla Eve Dönmeyen Çocukların Raksı”*”

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: