Monthly Archives: Ekim 2015

2015 seçimlerinin ardından: Demokrasinin “temsili” hali!*

Değeri kendinden menkul demokrasimiz bozuk saat misali sadece günde 2 defa doğruyu gösterdiğinden geri kalan 22 saat ne zaman ne olacağını bilmez bir halde yaşıyoruz. İş bu seçimler olunca da durum değişmedi. Literatüründe “sopalı seçimler” olan Türkiye geleneğini bozmayarak alabildiğine gergin ve şiddet dozu yüksek bir seçim dönemi geçirdi. İHD verilerine göre seçim süreci başladıktan sonra 200’e yakın saldırı oldu, 5 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı, darp edildi ve gözaltına alındı. Yaygın bir nefret söylemi, hedef gösterme ve her tür şiddet türevi gerek miting meydanlarının gerekse seçim sürecinin en göze çarpan özelliği oldu.
Seçim sonuçları ise seçim öncesi yüksek gerilime oranla toplum ve siyasetçiler açısından olumlu mesajlar içeriyor.
Öncelikle parlamentonun tek kutuplu bir güç asimetrisinden, dengeli bir güç dağılımına sahip olacağını tespit etmek gerekiyor. Son on yıla damgasını vuran güçler ayrılığı ilkesinin de sarsılmasıyla tek elde toplanan güç yoğunlaşmasına seçimlerin bir dur işareti yaptığı aşikar. Zira denge, temsili demokrasin bir  tiranlığına dönmesi karşısındaki tek güvence.
Bu dengeyi ve mesajı siyasi partilerin nasıl okuyacağı, nasıl kullanacağı ve neye dönüştüreceği henüz muallâk. Zira yürütülen tartışmalardan müzakere etme ve denge gözetme yeteneğinin geçtiğimiz 13 yılda epey zayıfladığını görüyoruz. Öyle ki dengeli, müzakere ve diyaloga dayanan bir parlamento, koalisyon ihtimalleri yerine yeni seçime işaret eden söylem ve analizler yoğunlaşıyor. Bu halet-i ruhiye ise seçmen ile seçilen arasındaki bariz açı farkına işaret ediyor.
Yeni parlamentonun bir diğer özelliği ise 80 milyon birbirine benzemez insandan oluşan Türkiye’de 92 yılın en çoğulcu ve en benzemezlerini içeren parlamento olması.  Henüz çok kısıtlı ve sembolik olmakla birlikte Roman, Ezidi, Süryani, Ermeni vekiller yıllar sonra ilk kez parlamentoda yerlerini alıyorlar. Bu husus özellikle ülkenin tamamının Türklerden oluştuğu bilgisiyle büyüyen toplumun geneli için önemli bir dönüm noktası. Es geçilmeyecek diğer bir nokta ise sokakta örgütlenmiş ekoloji, LGBTİ ve kadın hareketinin öznelerinin de meclise girmiş olması.
1990’ların %99’luk erkek ve Türk İslam sentezi parlamentosunun homojenliğinin, dengeli bir güç dağılımı ve görece heterojen bir yapıya dönüşmesi; eskinin ölmediği yeninin ise henüz doğmadığı sancılı bir sürecin de habercisi. Tarih bu süreçlerde eskinin yeniden inşasına yönelmiş örneklerle dolu. Oysa bugün elimizdeki olanak “bakın meclise de girebiliyorlar” yüzeyselliğini aşıp toplumun heterojenliğini hak ve özgürlükler düzeyine taşıyacak bir yasama organı olasılığı taşıyor.
Bu olasılık elbette Türkiye’nin de parçası olduğu tüm dünyayı sarıp sarmalayan toplumsal hareketlerin ve muhalefetlerin sesinin bir yankısı. Söz konusu olan Gezi’den, Tahrir’e, Syriza’dan, İspanya’ya, Wall Street ayaklanmasından, Brezilyadaki kentsel muhalefete kadar her yerde var olan Kobane gibi yeni yaşam deneyimleri sunan ve kendini artık kazanımlarıyla birlikte gösteren bir muhalefet. Bu muhalif dalganın elbette muhatabı 80 sonrası oluşan toplumsal düzen ve değerleri.  80’lerle susturulan emek eksenli mücadelenin yıllar sonra ilk kez Metal-İş greviyle kazanımla sonuçlanması eski düzenin değişmek zorunda olduğunun kıymetli alametleri.
Bu noktada seçimleri ve parlamentoyu bu toplumsal süreçlerden, toplumsal muhalefetten ve dünyadaki hareketlilikten azade, onlardan daha önemli veya üstte görmemek gerekiyor. Seçimler adı üstünde demokrasinin sadece “temsili” kısmına denk geliyor. Ve bu temsilin toplumu temsil etmekten yana çoğunlukla başarısız olduğunu, toplumun gerisine düştüğünü hatırlamamız gerekiyor.
Haliyle bu parlamentonun bileşeni olan partiler de zamanın gerisinde kalabilir ya da görece heterojen ,dengeli yapısıyla yüzünü özgürlüklerden, insanca yaşamdan, insan onurundan, tabiat hakkından yana çevirip yeni bir düzenin habercisi de olabilirler. Bence burada güçlenen toplumsal örgütlenme ve muhalefet iki tercihin de ömrünü belirleyecek temel özne.
Kanaatimce 2000’li yıllara damgasını uçan arabalar vurmadıysa bile toplumsal hareketler vurdu. Benim naçizane önerim demokrasi mücadelesi için 1970’lerde olduğu üzere kulağımızı Dünya’nın çeşitli yerlerdeki muhalif hareketlere vermek, onları dinlemek ve olduğumuz yerde bu hareketlerin bir parçası olmak.
* Yazı Kaos-GL web sayfasında yayınlanmıştır. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=19632

Yorum bırakın

Filed under devletlüler

İçinden barış ve yaşam geçmeyen hikayeler*

“Eğer insanların her gün duyduğu hikayeleri değiştirebilirsek dünyayı da değiştirebiliriz” demiş Judith Liberman, ne güzel demiş.

Sahi bize hangi hikayeleri anlattılar da biz ölenin kimliğine bakmadan üzülmeyi ve acıyı paylaşmayı bu denli bilmez olduk. Nefreti, şiddeti, öldürme arzusunu, insan olmaya ve insanca yaşamaya tercih eder olduk.

Biz bugün öldürülen insanın ardından “ölende mi öldürende mi?” sorusunu soran,

Hayatı boyunca önce Kürtlerin aslında olmadığına inanan,  olduğuna inandığında aslında bir dilleri falan olmadığını düşünen,

Romanların 72,5 milletin buçuğu olduğunu düşünen insanlardan oluşan bir toplumuz.

Biz tecavüzde kıyafet sorgulayan, çocuk istismarında rıza arayan bir toplumuz.

Hiçbir darbeyle yüzleşmemişiz,

Bir sürü işkenceci hiçbir ceza almadan hayatlarına devam etmiş,

90larda cinayet işleyen, kulak kesen, işkence ve tecavüz eden, emir veren bir sürü asker, polis baba olmuş, eş olmuş, damat olmuş, kardeş olmuş… “Saygın” insanlar olmuş, TV’lerde yorumcu olmuş.

Ey ahali insanlara eziyet etmiş, infaz etmiş, işkence etmiş, tecavüz etmiş birileri var aramızda.

Düşünün 90’larda asit kuyularında insan yok edenler evlerine döndüler! Düşünün 80’ler işkence tezgahlarında insan öldürenler işkence emri verenler evlerine döndüler.  Bu insanları çocuklarını severken, sevgililerini öperken düşünün. Suçları bir düşmana, daha “az insan” olana karşı işlendikleri için yok hükmünde.

Belli ki bize içinden eşitlik geçen hikayeler anlatılmıyor. Bizim hikayelerimiz hep tek renkli. Bir ülkede farklı ırktan ve dinden insanların olması birçok insan için gerçek hayatta sürpriz niteliğinde. Bize vatanın kutsal olduğu öğretilirken, insan yaşamının da kutsal olma ihtimali, önemli olabileceği söylenmiyor. Bize devletin selameti için keyfince insan öldürebileceği öğretiliyor. Sonrası malum Roboski’de öldürülenlerin ardından ama kaçakçılarmış deyiveriyor birileri. Beriki ölen katırlar için üzülüp köylüleri yok sayacak kadar zalim oluveriyor.

İnsan olarak görmediklerimiz, linç etmeye kalktıklarımız, kapı komşumuz, sıra arkadaşımız, iş arkadaşımız, mahalledeki bakkalımız, yahut hiç tanımadığımız birinin kardeşi, sevdiği, yavrusu. Ha bir de kız alıp vermişiz. Bunu atlamamak lazım zira tek dayanağımız o. Günümüzde bir kayınçoluk bir bacanaklık durumu olmadan birine değer vermek zor!

Bir yandan durup yılmadan başka bir hikaye anlatmaya çalışıyoruz insanlığa dair. Ama hal böyleyken de memlekette evrensel değerlerden bahsetmenin bir anlamı kalmıyor çoğu zaman. Evrensel insanlıktan, insani değerlerden ve haklardan. Yaşama hakkından, savaş suçlarından…

Bunların hepsi karşınızdaki ile denklik ilişkisi kurmaya dayanıyor, oysa bu ülkenin sorunu tam da bu. Düşman olanın insan olarak varlığının değersizleştirilmesi. Düşmanlaştırma, değersizleştirme bir asimetri yaratıyor. Bizim çocuğumuz bir taneyken, korunasıyken, onların çok çocuğu olduğundan çocuklarına üzülmediğini düşünüyoruz. Bizim anneliğiniz kutsalken, onların çocuklarının arkasına sığındığını düşünüyoruz. Bizim çocuğumuz şehitken, onlarınki zaten “sünnetsiz” oluyor. Bizim şehidimiz daha evlenecek, baba olacakken; berikinin etkisiz hale getirildiğine, hayali, sevdiği olmadığına inanıyoruz.

Malum hepimizin kökü Afrika’ya dayanıyor. Bir Afrika atasözü “İnsan insanla insandır” diyor. Yani karşındaki insan kadar insansın. Onda eksilttiğim her şey beni de eksiltir. Yani  değersizleştirdiğim, zulme uğratılan her “düşman” bizi de insanlığımızdan eder, ediyor. Değersizleştirilen her çocuk ölümü bizi, kendi çocuklarımızı sevemez kılıyor.

Daha bir sevgili elini tutmamış gençleri işkenceden geçiren insanlar sevgilinin elinin sıcaklığını, sabah fırından alınan ekmeğin sıcak buğusunu, bir çocuk gülüşünü, sabah serinliğini sevebilirler mi. Dostla içilen çayın huzurunu. Huzurlu uykunun ferahlığını.  Türkiye en mutsuz 3. ülkeymiş. Şaşırtıcı mı? Neyse ki o kadar ölümle zulümle bir de mutlu değilmişiz diye teselli buluyor insan.

Emin olun öyle olsun böyle olsun en azılı düşmanın olsun kimseyi öldüremezsin, kimseye zulüm edemezsin diyebilene kadar, çocuklarımıza içinden yaşam geçen hikayeler anlatana kadar da mutlu olamayacağız ülke olarak.

*Yazı Kaos- GL web sayfasında yayınlanmıştır. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=20256

Yorum bırakın

Filed under devletlüler, masal