Eze’nin Gelincik Bahçesi

Bir varmış bir yokmuş. Allahın kulu çokmuş. Çok yemesi yok demesi pek günahmış.

Dağların arasında akça pakça, kara kaşlı kara gözlü, kıvır kıvır saçlı Eze adında bir kız yaşarmış.

Bu kız gelincikleri çok severmiş. Nerde bir gelincik görse hemen yanına gider, uzun uzun seyredermiş. Eze için gelincik zerafetin ve inceliğin çiçeğiymiş.

Bu narin ve zarif çiçekler pek kırılganlarmış bir rüzgarla yapraklarını bırakıveriyor, dokununca dağılıyorlarmış. Belki de gelinciklere baktıkça kendini gördüğünden bu zarif güzel çiçeklerin ömrünün bu denli kısa olmasına için için bozulurmuş. Ona göre kenarda köşede bitiveren, her yerde yetişen bir çiçek olarak gelinciklerin daha dirayetli ve güçlü olması gerekiyormuş.

Eze bir gün gelincikler hemen yanı başında olsun, her gün görüp gözü gönlü açılsın diye kendi gelincik bahçesini yapmaya karar vermiş. Önce bahçenin nerede olacağını düşünmüş taşınmış. Sonra  oradan, buradan, teyzelerden, nenelerden, komşulardan tohumlar toplamış. Sonra bakmış ki güz beklemiş ilk baharı ve gözlerden uzak bir tepeye tohumlarını ekmeye başlamış. Tohumların üstüne bahar yağmurları yağmış, yaza doğru boy vermiş gelincikler.

Kırmızı gelincikler,
sarı gelincikler,
siyah gelincikler,
beyaz gelincikler ve
katmerli gelincikler. Türlü türlü gelincikler…

Aklınıza gelecek her renk ve boyda gelincik türü varmış bu bahçede. Eze üşenmemiş, erinmemiş gelinciğin olduğu her yere gitmiş ve hepsini bu tepede buluşturmuş. Kime sorsanız eşsiz bir bahçeymiş burası. Eze baktıkça severmiş bahçesini.

Ancak gelincikler yine rüzgarda dağılmışlar, yine koklamak için eğildiğinde, ufacık bir dokunuşla yapraklarını bırakıvermişler. Eze gelinciklerin bu haline pek üzülmüş. Buna hal çare bulmak için gelincik bahçesinin etrafına bir duvar örmeye ve onları rüzgarlardan korumaya karar vermiş. Ancak gelincik bahçesinin bulunduğu tepede duvar yapmaya yetecek kadar taş yokmuş. Her gün evden çıkıp tepeye varana kadar, sepetine koyuyormuş bulduğu rengarenk taşları.

Duvar bu taşlarla oldukça yavaş bir şekilde yükselmeye başlamış. Günler haftalar belki aylar sürmüş duvarın yapılması. Sonunda bahçeyi kubbe şeklinde saran duvar bitmiş. Duvarı örmek o kadar uzun zaman almış ki Eze duvarı neden örmeye başladığını unutmuş. Ama ördükçe sevmiş duvarını. Çünkü duvar binlerce ufacık tefecik ve rengarenk taştan oluşuyormuş.

Ancak Eze bahçeyi korusun diye örmeye başladığı duvarın üstünü bile taşlarla kaplamış, ışık girecek bir cam veya açıklık bırakmamış. Kubbenin sadece Eze’nin gireceği kadar büyüklükte bir kapısı varmış. Bu karanlık, küçük kubbe Eze’ye güven ve sıcaklık veriyormuş. Eze bu kubbeciği güzelleştirmeye, yuvası haline getirmeye başlamış. Önce ışığı arttırmak için küçük kandiller koymuş. Sonra kandil ışığında rengarenk iplerden dokumalar yapmış. Duvarlarına resimler iliştirmiş. Ağaçlardan, bahar çiçekleri işlediği bir sandalye yapmış. Yapıp ettiklerini koymak için üstüne yapraklar işlediği bir sandık yapmış.

Eze günlerini bu küçük kubbede kandil ışığında geçirmeye ve başkalarını görmemeye alışmış iyiden iyiye. Alıştıkça da dışarıya çıkmaz olmuş. Zaten ne zaman dışarı çıksa gün ışığı gözlerini kamaştırıyormuş. Bu yüzden gündüzleri dışarı çıkmayı bırakmış. Sadece gerektiğinde dışarıya geceleri çıkıyormuş. Çıktığında da biraz dokuma malzemesi, biraz meyve sebze alıyor, şifalı bitkilerinden topluyor ve hızlıca dönüyormuş küçük, güvenli ve sıcak kubbesine.

Yine böyle bir gecede çıkmış dışarıya. Elinde sepeti, ağzında usulca bir şarkı tepeden aşağı doğru başlamış yürümeye. Tepenin bitiminde uzanan buğday tarlasında başakların içinden geçmiş. Dolunay tarlaları gündüz gibi aydınlatıyormuş. Gözüne kestirdiği bir civan perçemini almak için eğildiğinde bir de ne görsün: dolunay ışığında tüm kızıllığıyla parlayan ve hafif rüzgarda salınan bir gelincik. Ah o nasıl bir güzellik, nasıl bir zerafet!

Bu karşılaşma Eze’yi duraksatmış. Olduğu yere oturuvermiş.

Ahhh! Ne çok olmuş bir gelinciği görmeyeli, dokunmayalı ve zarifliğini izlemeyeli.

Eze karşılaşmanın verdiği hisle olduğu yerde bir düş görmeye başlamış. Düşünde kubbenin olduğu tepe baştan aşağı rengarenk gelinciklerle doluymuş ve gelincikler rüzgarda bir o yana bir bu yana salınıyorlarmış.  Eze düşten sıyrılmış. Biraz kendine, biraz geceye kırgın ama gelinciğe hayran hiç bir şey toplayıp etmeden kubbesine dönmüş.

Eze’yi o gece uyku tutmamış. Ertesi gün güneşe rağmen gitmiş gelinciği toprağından almış ve kubbenin içine koymuş. Ama kubbe o kadar karanlıkmış ki gelincik bir kaç gün sonra sararıp bükmüş boynunu. Eze vazgeçmemiş. Başka bir gelincik getirmiş. Bu sefer daha özenle koymuş saksısına, daha dikkatli vermiş suyunu. Ama gelincik bu, yaşar mı hiç kandil ışığında.

Eze anlamış derdini gelinciğin. Ertesi bir kaç gün uğraşıp kubbenin bir köşesine bir pencere açmış.  Artık kubbeye gün ışığı giriyormuş. Pencereden gelen bu ışık çok güzelmiş ve kendine çekiyormuş insanı. Eze artık hep pencere kenarında oturuyor, gelinciklerini burada yetiştiriyormuş. Pencere kenarı sabahları kuşların akşamları kedilerin uğrak yeri olmuş. Ancak gelincikleri için sonuç umduğu gibi olmamış. Çünkü gelincikler bu ışıkla da yetinememişler. Önceki gibi sararıp solmasalar da kırmızı zarif çiçeklerini yetiştiremiyor ancak küçük gövdelerini ayakta tutabiliyorlarmış.

Offf! bu gelincik yetiştirmek ne zor işmiş. Her yerde yetişen bu çiçek kubbeye bir türlü alışamamış. Eze yavaş yavaş tüm kubbenin etrafına pencereler açmış. Kubbe bu pencerelerle neredeyse yavaş yavaş içini gösteren cam bir fanusa dönüşmüş. İçini görebildiğiniz ama içine giremediğiniz.

Bu camdan fanus da Ezenin gelincikler yetiştirmesini sağlamamış. Hatta aksi gibi camlar narin gelincik yapraklarının güneşten zarar görmesine neden olmuşlar. Narin yapraklar kavruluvermiş güneşte.

Eze’nin vazgeçmeye niyeti yokmuş…

Düşünmüş…

Taşınmış….

Kubbesinden çıkmış… biraz da orada düşünmüş taşınmış. Kubbenin bir o yanına geçmiş bir bu yanına geçmiş. Sonunda kararını vermiş.

Akşam güneş batmak üzereyken, kubbeye uzun uzun bakıp kubbeyle içinden vedalaşmış. Eze zor da olsa duvarlarından ayrılıp bu narin ve kızıl gelincikleri yetiştirmeye kararlıymış. O sırada güçlü bir rüzgar çıkmış ve kubbe kum taneleri gibi rüzgara karışıp yok olmuş.

Rüzgar tepede birikmiş, tortulanmış her şeyi alıp götürmüş.

Ohhh! Rüzgar ne kadar da tazeleyici ve güzelmiş..

Eze elleriyle yaptığı sandalyede bir süre daha oturmuş. Tepeye bakmış ve rüzgarın saçlarının arasında dolanmasını hissetmiş. Gelinciği ve rüzgarda dağılan yapraklarını tohumlarını düşünmüş. Gelinciğin narinliği onun zayıflığı değil gücüymüş ya aslında! Rüzgarla dağılıp giden gelincikler başka yerlerde yeni hayatlara devam ediyorlarmış. Gelinciklerin her yerde olmasını sağlayan işte asıl bu narinlik ve zerafetmiş. Solup dağıldıkça çoğalıyormuş gelincik.

Eze tepede yapacağı gelincik bahçesini bu sefer duvarsız hayal etmeye başlamış… Sonra sandalyesinden doğrulmuş sepetini koluna takıp civan perçemleri, reyhanlar ve türlü kokulu bitkiler toplayarak evine doğru yol almış.

Sabah erkenden kalkıp gelincik tohumlarının peşinde düşmüş.  Bu tohumların peşinden  nerelere gitmemiş ki,  dağlara,  deniz aşırı yollara, yüksek yaylalara. Her yerden en güzelini seçmiş tohumun. Bulduğu tohumların hepsini de kendi bahçesine saklamamış üstelik. Köşe başlarına, mahalle aralarına, pencere önü saksılarına da serpiştirmiş tohumlarını. Bazen de eline koyduğu tohumları rüzgara emanet etmiş gidip yerini bulsun diye.

Gökten 3 elma düşmüş. Biri bu masalı okuyanın başına biri Eze’nin başına biri de gelicikleri sevenin başına.

Ses Kaydı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: