Category Archives: devletlüler

Acının ve umudun örgütlediği güç!

CRgeJyLW0AAOwmIYazmak hiç bu kadar zor olamamıştı. Tarih bizi kapanmayacak acılarla sınıyor. Tanıklığı tarif edecek kelimelerin dilden dökülmesi öylesine zor ki, ne desen hafif, ne söylesen yakıcı. Acı ise hiç küllenemiyor. Yas tutmaya vakit bulamadan yeni acılar ve ölümler ekleniyor üst üste. Vicdanla dalga geçen bir iktidar; yargısıyla, yürütmesiyle, memuruyla her gün daha fazla kanırtıyor yaralarımızı.

Tüm bunların içinde delilikle direnmek arasında bir sınırda yürüyoruz. Ne devlet var, ne de adalet. Yokluklar içinde yan yana durmaya çalışıyoruz. Bu sefer ellerimiz daha sıkı sıkıya bağlı birbirine. Ölürsek diğerini arkada bırakmayacak kadar, hayatta olduğumuz süre boyunca da kimsenin düşmesine izin vermeyecek kadar sıkı! İyiliği ve dayanışmayı örgütlemeye çalışıyoruz, kötülüğü ve karanlığı örgütleyen iktidara karşı.

10 Ekim Ankara Katliamı sonrası çekilen fotoğraflara ve videolara bakıyorum bilmem kaçıncı kez. Bir barış anasının; kim bilir kaç gün evladının dönmesini beklemiş pencere önlerinde, ağıdı yükseliyor “Aney kurban neden yatıyorsunuz kalkın”. Oysa beyazlar içinde gelmişlerdi elleri kınalı. Reva mı yavrusunun kemiklerine bile razı olmuş bir anaya böyle bir acı, hâlâ barış diyebiliyorken! “Biz kimse ölmesin istemiştik” diye feryat ediyor, 40’larındaki bir amca o mahşer yerinde. Kimse ölmesin diye bayram coşkusuyla kilometrelerce yol gelmiş o gül güzeli insanlar yerde, cansız, kan revan içinde.

Yerde gördüğüm her yüzü isim isim tanıyorum artık. Yaşarken tanışmadığım 101 canı isim isim, gülüşüyle, derdiyle biliyorum. İsyanlarını, #10EkimdeAnkaradayız diye attıkları son tweetlerini, umutlarını biliyorum. Keşke böyle tanışmasaydık, ya hiç tanışmasaydık yahut bir sabah seherinde çay içseydik Ankara’da. Hem Ankara biraz sabah ayazı, biraz da çay buğusu demekti. Artık tarifi zor Ankara’nın. Şimdi gar önünde, Kızılay’da yere basamıyoruz, ayaklarımız yanıyor. Hiç düşmemiş gibi izlerini silmeye çalışsa da muktedirler hala aynı yerde yatıyorlar. Arabalar geçiyor düştükleri yerden. Ellerinden tutup kaldırsam, her birine tek tek sarılsam istiyorum. Son nerede düşmüşler yerlerini anlamaya çalışıyorum her görüntüde, düştükleri yerde onları sonsuzlaştırma sorumluluğu ve umuduyla.
CQ50b_MVAAA9bDq#10EkimdeAnkaradayız hastagine yazılanları okuyorum. İlk tweet 20 Eylül’de atılmış. Sokak yazıları, sloganlar, videolar, gelemeyeceğine hayıflananlar. 8 ve 9 Ekim’de onlarca otobüsle yola düşmüş molalarda halaya durmuş, zafer işaretiyle poz vermiş binlerce güzel insan. Ve 10 Ekim sabahı Ankara’ya ilk merhabaları. Fotoğraflar arasından tek tek seçebiliyorum gidenleri, kimbilir kaç kez baktım fotoğraflarına, gözlerim diğerlerini arıyor. Gitmeden önceki o son gülüşü, bulmak ve sonsuz kılmak boynumuzun borcu.

Katledilenin ne kadar büyük bir umut olduğunu anımsıyorum tekrar. 9 Ekim’deki heyecanımı, bu sefer olacak, çok gür çıkacak sesimiz, çok güzel olmalıyız, barış için donanmalıyız duygumu. Şehrimizi geri almadan, gideni hakkıyla uğurlamadan, yasımızı tutmadan güler miyiz tekrar öyle bir umutla, gülebilir miyiz?

Ve #10SıfırDört o bayram coşkusunun katledildiği an! Yine devlet yok, sistem yok, resmi görevli yok! İlk ambulansın alana geldiği saat 10.37. Başsavcı vekilinin alana gelişi olaydan 2,5 saat sonra. Tüm kolluk kuvvetleri seyirci ya da karşı tarafta. Binlerce insanın bulunduğu patlama alanında, olay anında hayatını kaybeden ve yaralanan 500 kadar insanın ilk müdahalesi, taşınması, yönlendirmesi tamamen alandakiler tarafından yapılıyor. Sedye yok, araç yok, yönlendirme yok. Ülkenin en büyük katliamında kriz yönetimi tamamen eylem sorumluları tarafından yapılıyor. Olay sonrasında hastane, adli tıp ve morglarda kriz yönetimi ve bilgilendirmesi de tamamen çağrıcılar, partiler ve Halkevleri gibi yapılar üzerinden yapılıyor. Yine tek bir resmi görevli yok, bir bardak su vermeye veya bir yaraya derman olmaya.

Kötülük ne kadar güçlü olursa olsun yenilmeye mahkum iyilik ve insanlık karşısında. O gün alanda başlayan süreç bugün kolektif, hiyerarşisiz ve olağanüstü bir emekle birçok yerde devam ediyor. Bu süreci hiç bir detayı atlamadan, her emeğin, her umudun kaydını düşerek, adalet sağlanıncaya ve hakikat ortaya çıkana kadar sürdüreceğiz hep birlikte. Gücümüzün iki temeli var biri barış umudumuz ve sözümüz, diğeri ise yüreğimizdeki yangın yeri. Acımızı ve umudumuzu örgütlemeye, yan yana durmaya ve çoğalmaya devam edeceğiz, kötülüğün örgütlülüğüne karşı. Devlet ve sistem yoksa, dayanışma var! Daha iyisini, daha güzelini örmek için her zaman da var olacak.

Hatice Kapusuz
On Ekim Dayanışması
onekimdayanismasi@gmail.com
onekim.org

 

Yorum bırakın

Filed under devletlüler

2015 seçimlerinin ardından: Demokrasinin “temsili” hali!*

Değeri kendinden menkul demokrasimiz bozuk saat misali sadece günde 2 defa doğruyu gösterdiğinden geri kalan 22 saat ne zaman ne olacağını bilmez bir halde yaşıyoruz. İş bu seçimler olunca da durum değişmedi. Literatüründe “sopalı seçimler” olan Türkiye geleneğini bozmayarak alabildiğine gergin ve şiddet dozu yüksek bir seçim dönemi geçirdi. İHD verilerine göre seçim süreci başladıktan sonra 200’e yakın saldırı oldu, 5 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı, darp edildi ve gözaltına alındı. Yaygın bir nefret söylemi, hedef gösterme ve her tür şiddet türevi gerek miting meydanlarının gerekse seçim sürecinin en göze çarpan özelliği oldu.
Seçim sonuçları ise seçim öncesi yüksek gerilime oranla toplum ve siyasetçiler açısından olumlu mesajlar içeriyor.
Öncelikle parlamentonun tek kutuplu bir güç asimetrisinden, dengeli bir güç dağılımına sahip olacağını tespit etmek gerekiyor. Son on yıla damgasını vuran güçler ayrılığı ilkesinin de sarsılmasıyla tek elde toplanan güç yoğunlaşmasına seçimlerin bir dur işareti yaptığı aşikar. Zira denge, temsili demokrasin bir  tiranlığına dönmesi karşısındaki tek güvence.
Bu dengeyi ve mesajı siyasi partilerin nasıl okuyacağı, nasıl kullanacağı ve neye dönüştüreceği henüz muallâk. Zira yürütülen tartışmalardan müzakere etme ve denge gözetme yeteneğinin geçtiğimiz 13 yılda epey zayıfladığını görüyoruz. Öyle ki dengeli, müzakere ve diyaloga dayanan bir parlamento, koalisyon ihtimalleri yerine yeni seçime işaret eden söylem ve analizler yoğunlaşıyor. Bu halet-i ruhiye ise seçmen ile seçilen arasındaki bariz açı farkına işaret ediyor.
Yeni parlamentonun bir diğer özelliği ise 80 milyon birbirine benzemez insandan oluşan Türkiye’de 92 yılın en çoğulcu ve en benzemezlerini içeren parlamento olması.  Henüz çok kısıtlı ve sembolik olmakla birlikte Roman, Ezidi, Süryani, Ermeni vekiller yıllar sonra ilk kez parlamentoda yerlerini alıyorlar. Bu husus özellikle ülkenin tamamının Türklerden oluştuğu bilgisiyle büyüyen toplumun geneli için önemli bir dönüm noktası. Es geçilmeyecek diğer bir nokta ise sokakta örgütlenmiş ekoloji, LGBTİ ve kadın hareketinin öznelerinin de meclise girmiş olması.
1990’ların %99’luk erkek ve Türk İslam sentezi parlamentosunun homojenliğinin, dengeli bir güç dağılımı ve görece heterojen bir yapıya dönüşmesi; eskinin ölmediği yeninin ise henüz doğmadığı sancılı bir sürecin de habercisi. Tarih bu süreçlerde eskinin yeniden inşasına yönelmiş örneklerle dolu. Oysa bugün elimizdeki olanak “bakın meclise de girebiliyorlar” yüzeyselliğini aşıp toplumun heterojenliğini hak ve özgürlükler düzeyine taşıyacak bir yasama organı olasılığı taşıyor.
Bu olasılık elbette Türkiye’nin de parçası olduğu tüm dünyayı sarıp sarmalayan toplumsal hareketlerin ve muhalefetlerin sesinin bir yankısı. Söz konusu olan Gezi’den, Tahrir’e, Syriza’dan, İspanya’ya, Wall Street ayaklanmasından, Brezilyadaki kentsel muhalefete kadar her yerde var olan Kobane gibi yeni yaşam deneyimleri sunan ve kendini artık kazanımlarıyla birlikte gösteren bir muhalefet. Bu muhalif dalganın elbette muhatabı 80 sonrası oluşan toplumsal düzen ve değerleri.  80’lerle susturulan emek eksenli mücadelenin yıllar sonra ilk kez Metal-İş greviyle kazanımla sonuçlanması eski düzenin değişmek zorunda olduğunun kıymetli alametleri.
Bu noktada seçimleri ve parlamentoyu bu toplumsal süreçlerden, toplumsal muhalefetten ve dünyadaki hareketlilikten azade, onlardan daha önemli veya üstte görmemek gerekiyor. Seçimler adı üstünde demokrasinin sadece “temsili” kısmına denk geliyor. Ve bu temsilin toplumu temsil etmekten yana çoğunlukla başarısız olduğunu, toplumun gerisine düştüğünü hatırlamamız gerekiyor.
Haliyle bu parlamentonun bileşeni olan partiler de zamanın gerisinde kalabilir ya da görece heterojen ,dengeli yapısıyla yüzünü özgürlüklerden, insanca yaşamdan, insan onurundan, tabiat hakkından yana çevirip yeni bir düzenin habercisi de olabilirler. Bence burada güçlenen toplumsal örgütlenme ve muhalefet iki tercihin de ömrünü belirleyecek temel özne.
Kanaatimce 2000’li yıllara damgasını uçan arabalar vurmadıysa bile toplumsal hareketler vurdu. Benim naçizane önerim demokrasi mücadelesi için 1970’lerde olduğu üzere kulağımızı Dünya’nın çeşitli yerlerdeki muhalif hareketlere vermek, onları dinlemek ve olduğumuz yerde bu hareketlerin bir parçası olmak.
* Yazı Kaos-GL web sayfasında yayınlanmıştır. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=19632

Yorum bırakın

Filed under devletlüler

İçinden barış ve yaşam geçmeyen hikayeler*

“Eğer insanların her gün duyduğu hikayeleri değiştirebilirsek dünyayı da değiştirebiliriz” demiş Judith Liberman, ne güzel demiş.

Sahi bize hangi hikayeleri anlattılar da biz ölenin kimliğine bakmadan üzülmeyi ve acıyı paylaşmayı bu denli bilmez olduk. Nefreti, şiddeti, öldürme arzusunu, insan olmaya ve insanca yaşamaya tercih eder olduk.

Biz bugün öldürülen insanın ardından “ölende mi öldürende mi?” sorusunu soran,

Hayatı boyunca önce Kürtlerin aslında olmadığına inanan,  olduğuna inandığında aslında bir dilleri falan olmadığını düşünen,

Romanların 72,5 milletin buçuğu olduğunu düşünen insanlardan oluşan bir toplumuz.

Biz tecavüzde kıyafet sorgulayan, çocuk istismarında rıza arayan bir toplumuz.

Hiçbir darbeyle yüzleşmemişiz,

Bir sürü işkenceci hiçbir ceza almadan hayatlarına devam etmiş,

90larda cinayet işleyen, kulak kesen, işkence ve tecavüz eden, emir veren bir sürü asker, polis baba olmuş, eş olmuş, damat olmuş, kardeş olmuş… “Saygın” insanlar olmuş, TV’lerde yorumcu olmuş.

Ey ahali insanlara eziyet etmiş, infaz etmiş, işkence etmiş, tecavüz etmiş birileri var aramızda.

Düşünün 90’larda asit kuyularında insan yok edenler evlerine döndüler! Düşünün 80’ler işkence tezgahlarında insan öldürenler işkence emri verenler evlerine döndüler.  Bu insanları çocuklarını severken, sevgililerini öperken düşünün. Suçları bir düşmana, daha “az insan” olana karşı işlendikleri için yok hükmünde.

Belli ki bize içinden eşitlik geçen hikayeler anlatılmıyor. Bizim hikayelerimiz hep tek renkli. Bir ülkede farklı ırktan ve dinden insanların olması birçok insan için gerçek hayatta sürpriz niteliğinde. Bize vatanın kutsal olduğu öğretilirken, insan yaşamının da kutsal olma ihtimali, önemli olabileceği söylenmiyor. Bize devletin selameti için keyfince insan öldürebileceği öğretiliyor. Sonrası malum Roboski’de öldürülenlerin ardından ama kaçakçılarmış deyiveriyor birileri. Beriki ölen katırlar için üzülüp köylüleri yok sayacak kadar zalim oluveriyor.

İnsan olarak görmediklerimiz, linç etmeye kalktıklarımız, kapı komşumuz, sıra arkadaşımız, iş arkadaşımız, mahalledeki bakkalımız, yahut hiç tanımadığımız birinin kardeşi, sevdiği, yavrusu. Ha bir de kız alıp vermişiz. Bunu atlamamak lazım zira tek dayanağımız o. Günümüzde bir kayınçoluk bir bacanaklık durumu olmadan birine değer vermek zor!

Bir yandan durup yılmadan başka bir hikaye anlatmaya çalışıyoruz insanlığa dair. Ama hal böyleyken de memlekette evrensel değerlerden bahsetmenin bir anlamı kalmıyor çoğu zaman. Evrensel insanlıktan, insani değerlerden ve haklardan. Yaşama hakkından, savaş suçlarından…

Bunların hepsi karşınızdaki ile denklik ilişkisi kurmaya dayanıyor, oysa bu ülkenin sorunu tam da bu. Düşman olanın insan olarak varlığının değersizleştirilmesi. Düşmanlaştırma, değersizleştirme bir asimetri yaratıyor. Bizim çocuğumuz bir taneyken, korunasıyken, onların çok çocuğu olduğundan çocuklarına üzülmediğini düşünüyoruz. Bizim anneliğiniz kutsalken, onların çocuklarının arkasına sığındığını düşünüyoruz. Bizim çocuğumuz şehitken, onlarınki zaten “sünnetsiz” oluyor. Bizim şehidimiz daha evlenecek, baba olacakken; berikinin etkisiz hale getirildiğine, hayali, sevdiği olmadığına inanıyoruz.

Malum hepimizin kökü Afrika’ya dayanıyor. Bir Afrika atasözü “İnsan insanla insandır” diyor. Yani karşındaki insan kadar insansın. Onda eksilttiğim her şey beni de eksiltir. Yani  değersizleştirdiğim, zulme uğratılan her “düşman” bizi de insanlığımızdan eder, ediyor. Değersizleştirilen her çocuk ölümü bizi, kendi çocuklarımızı sevemez kılıyor.

Daha bir sevgili elini tutmamış gençleri işkenceden geçiren insanlar sevgilinin elinin sıcaklığını, sabah fırından alınan ekmeğin sıcak buğusunu, bir çocuk gülüşünü, sabah serinliğini sevebilirler mi. Dostla içilen çayın huzurunu. Huzurlu uykunun ferahlığını.  Türkiye en mutsuz 3. ülkeymiş. Şaşırtıcı mı? Neyse ki o kadar ölümle zulümle bir de mutlu değilmişiz diye teselli buluyor insan.

Emin olun öyle olsun böyle olsun en azılı düşmanın olsun kimseyi öldüremezsin, kimseye zulüm edemezsin diyebilene kadar, çocuklarımıza içinden yaşam geçen hikayeler anlatana kadar da mutlu olamayacağız ülke olarak.

*Yazı Kaos- GL web sayfasında yayınlanmıştır. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=20256

Yorum bırakın

Filed under devletlüler, masal

Türkiye’de yok olan çocukluk*

Neil Postman “Çocukluğun Yok Oluşu” isimli kitabında Rönesans döneminin bir icadı olarak tanımladığı çocukluğun, moda ve medya sektöründeki imajlarla tekrar nasıl yok olduğunu anlatır. Kitabı yazdığı 1982 yılı ise Türkiye için halen çocuk kategorisinin kısmen belli alanlarda güçlü olduğu bir dönemdir.
Günümüzde ise Koton reklamlarındaki “tarzı olan çocuklar”dan “taş atan çocuklar”a kadar çocukluk bir kategori olmaktan çıkmış durumda. Yani gelişiminin özgün bir döneminde olması bakımından farklı ihtiyaç ve özelliklere sahip bireyler olmanın çok ötesindeler. Mevcut politika ve düzenlemeler, ekonomik düzlem ve geleneksel öğelerden oluştan toplumsal yapı Türkiye’nin dört bir yanındaki çocuklar için çocuk olmayı olanaksız kılıyor. Yetişkinlerin yaşaması gereken neşe, ızdırap ve çile çocuklara da düşüyor. Sağlıklı gelişimi güvence altına alınması gereken, temel eğitim ve sağlık başta olmak üzere hizmetlere ulaşması devlet tarafından sağlanması gereken çocuklar birçok tehdit ve tehlike altında yaşıyorlar Türkiye’de.
Tarlabaşı Toplum Merkezi’ndeki çocukların bir çalışması 

Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under çocuk, devletlüler

Darb-ı mesel değil Darbe!

kenan evrTarihi darbelerden geçilmeyen bir ülkedir Türkiye.  Darbe, ihtilal, askeri müdahale, sıkıyönetim, olağanüstü haller gibi birçok dönemde demokrasi askıya alınır, yerine birlik beraberlik(!), ulusal çıkarlar ve daha nice büyük mevzuların selameti için  bol gelen gömlekler daraltılır. Yeni gömlekler biçilir eski kanlı kumaşlardan. Kayıpsız, ölümsüz, işkencesiz dönem yoktur neredeyse…

Böyle olmasına rağmen darbe kelimesi zihinlerde çok farklı imajlarla yer bulur. Karışıklık dönemlerde, kötü yönetim söz konusu olduğunda umudunu askere bağlayan de vardır, darbenin kendi partisine- demokrasiye dönük olduğunu düşünen de! Hem çaredir hem suçtur, suçlamadır zihinlerde. Hal böyle olunca darbe gündelik dilin belki her yönüne çekilebilen kavramlarından biri olup çıkar!

Hele bugünlerde Gezi sürecine darbe diyenler, Mısırdaki Askeri müdahaleye isim koyamayanlar, Avrupa’ya darbe demediği için kızanlar gırla gidiyor. Elbette bunun bu kadar karışık algılanmasının çok yakından ilgili olduğu bir diğer kavram demokrasi. Demokrasi mevzusu belli belirsiz, bir kavram olarak kalıp, varlığı da temsili demokrasiye armağan edilince zihinler tümden karışıyor. Bir bakıyorsunuz Yassı Ada demokrasi adası olmuş… Bir bakıyorsunuz bir yürüyüşe katılmış insanlar darbeci olmuş… Bir bakıyorsunuz bir Twitle darbeye çağrıda bulunur olunmuş… Milli irade –  sine-i millet gibi kavramlar ortalara dökülmüş… at izi it izine, it izi at izine karışmış ki karışmış. Bence bunun en önemli sebebi kıymeti kendinden menkul darbeler. Öyle farklı ortamlarda ve koşulda darbeler yaşandı ve siyasetin bir parçası oldu ki muallaklaştı. Yok ettiği toplumsal muhalefet onun nereden gelip nereye gittiğini göremez oldu.

Az biraz siyasi tarihe ve dünyaya bakınca darbe ve askeri müdahalelerin bir toplumsal muhalefetten bağımsız ortaya çıkmadığı kolaylıkla görülecektir. Her ne kadar çağrışımını sevmesem dahi bahsedilecek bir bedel varsa bu toplum tarafından ödenmiştir her zaman. Gözaltılar, işkenceler, kayıplar, ölümler hanesi her daim muhalefetin, toplumun parçası olanlar hanesine yazılmıştır. Sadece bu hali bile bunun basitçe seçilmişler ve silahlı güçler arasında bir devir olmadığını gösterir bugünkü yaygın algının aksine.

Bu kaymanın en temel sebebi ise toplumun demokratik bir düzende yaşama pratiğinin zayıflığından geliyor. Toplumun kendi tarihince en rahat dönemini 60 darbesi akabinde yaşanmış olması ise işi daha fena kılıyor. Toplum kendi muhalefetinin gücünü ve etkisini, başarısını, kendine önlem olarak ortaya konan kuvveti hep başka odaklarda arar oluyor.

Demokrasi bilinmeyince karşıtı da bilinmez oluyor özetle. Bundandır ki rahatlıkla kandırı eriyorlar bizi dün Erdal Eren için ağlayan, darbe koşullarında ülke yönetenler. Ama özgürlüğün tadını alıp da kendi sesinin yankısına kulak vermeye başlayınca toplum bu bu kadar kolay olmayacak!

 

Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under devletlüler, zoon politikon

Gezi’den Umuda İnce Bir Yol Gider!*

“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim”  demişti Ulrike Meinhof. Öfkeli olmaktan güçlü olan bir duygu varsa o da umut! İkisi arasında da yadsınamaz bir bağ var elbette.

Geçtiğimiz 30 yıla damgasını vuran umutların ve hayallerin bir darbenin kanlı elleriyle boğulmasının ardından öfkelerin korkulara, korkuların da hayat kaygılarına evrilmesiydi herhalde. Doğan her çocuğun kodlarına bunlar ev sohbetlerinde, sokak aralarında ve medya görüntüleriyle yerleşti. Böyle yetişti bir kuşak.

Umut edebilenler ve umutlarını kaygılarına teslim etmiş olanlar arasına korkunç duvarlar inşa edildi. Bazı kampüslerin, umudu var etmeye çalışan hanelerin duvarıyla çevriliydi umut. Ne zaman kamusallaşsa ya bir duvar, ya parmaklık ya da ekranın ardındaydı birçokları için.

Tüm toplumsal analizler uzun uzun sorunlar tanımlayıp, değişim için… diye başlayan temenniler ve önerilerle bitiyordu. Sürekli yeni yollar, yöntemler aranıyordu. Elbette bir çoğu çok kıymetli fikirler sundu, kafalarımızda pencereler açtı. Ama o arzulamak, ilke edinmek ve umut edebilmek arasındaki mesafe son yıllarda gitgide açılmıştı.

Bunu yarım bıraktığım bir çok yazım olduğunu fark ettiğimde yeniden anladım. Bir kızgınlıkla, ya da can sıkıntısıyla başlamış değerlendirme yazıları, toplum, insan ilişkileri, korkular üzerine. Genel tonları umutsuz ve ağır. Tamamlamak için döndüğümde, tamamlamama engel bir duygu buldum içimde. Mevcut olan ne kadar zor ve baskıcı olsa da daha umutlu bitirebiliriz cümlelerimizi artık. Mevcut olanı değişebilir bir durum olarak resmetmek ve farklı görmek daha mümkün.

14h

Pek tabii ki bu umudun kaynağında Gezi Parkı var. Bu yüzden de bu durumun müsebbibi olan Gezi Parkı olaylarıyla başlayıp ülkeye yayılan tüm eylemlilikler çok kıymetli. Kıymeti de en çok insanların aradığını birbirlerinde bulmasından geliyor.  Umutların bir lidere, orduya, Allah’a, mehdiye havale edilmediği, herkesin birbirine umut olduğu bir süreç.

Tam da bu kadar senle, benle ilgili olduğu için büyük teorilerle Gezi üzerine büyük harfli analizler yapılmasından pek hazzetmiyorum. Belki on yıl sonra ama bugün değil. Herkesin umudunun ve deneyiminin çok kıymetli olduğu bir süreç, içinde olduğumuz.  Hareketin kendisinin ve içindeki herkesin söyleyeceği çok kıymetli sözler var. Badio’nun söylediği gibi, toplumsal hareketlere öğretmen olmak yerine, onların onların öğrencisi olmalıyız. Zira herkesin birbirine öğrettiği bu öğrenme süreci aynı dili konuşmamızı mümkün kılabilir.

Aynı dili konuşmanın kapısını araladığı değer elbette dayanışma. LGBTT onur haftasının  bu yıl Avrupa’daki en kalabalık yürüyüşle sonuçlanması, 2 temmuz Madımak anmasının tüm yıllardan daha kalabalık olması tam olarak da bunun sonucu. Acının dilinin Taksim’de, Lice’de, Ankara’da, Hatay’da aynılaşması için bir umudun doğması, kaç acı için bir çaredir kim bilir.

Sonunda neye evrilirse evrilsin artık herkes 28 Mayıs’tan önceki düşünce kalıplarından uzak. Bir iktidarın ilmek ilmek içimize yerleştirdiği değer ve algılar eski gücünü kaybediyor. Eski cümleleri kurmak içimizden gelmiyor, sokaklar ve duvarlar da aynı değil ne kadar duvar yazılarını silmeye çalışsalar da!

*yazı aynı zamanda Radikal Blog’dada yayınlanmıştır.

 

Yorum bırakın

Filed under devletlüler, mücadele tarihinden

ODTÜ öğrenci topluluklarından

’Bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz’

başkaldırıTaksim gezi parkının yıkılıp yerine AVM yapılmasına ve kapitalizme karşı başlayan direniş, polisin sert müdahalesi ve ardından diğer illere sıçramasıyla daha genel bir özgürlük mücadelesine evrildi. Bu noktada Türkiyenin dört bir yanında direnen ve eylemler yapan halk, sorunun sadece gezi parkı olmadığının kanıtı oldu.

Peki neden direniyoruz? Kürtaj yasağından, alkol yasaklarına; miting alanlarının işçilere-devrimcilere kapatılmasından, 3. köprüye ve ismine; barınma hakkının hiçe sayılmasından, polis şiddetine; halkların ötekileştirilmesinden, cinsel yönelimlerin yok sayılmasına; doğaya ve yaşama açılan savaşdan, üniversitenin bilim yerine sermayeye hizmet ediyor oluşuna; halkın taleplerine rağmen eşit-parasız-anadilde eğitimin inatla sağlanmıyor oluşundan, eğitim ve diğer birçok konudaki gelişigüzel düzenlemelere; Roboski’deki, Reyhanlı’daki katliamlara; Ortadoğuda emperyalist savaş çığırtkanlığına ve saymakla bitmeyecek benzeriyle birlikte on yıllardır biriken halka yönelik diktaya karşı direniyoruz.

Biz yan yana gelip çoğaldıkça,iktidar açıklamalarıyla bizleri provakatör ve barışçıl eylemciler olarak bölmekte aradı kurtuluşunu. Biliyorlar ki birlikte, tek başına olduğumuzdan çok daha güçlüyüz. Biz biliyoruz ki, alanlardaki barışçıl eylemler, onları koruyan barikatlar olmadan, gaz bombalarını bertaraf edenler olmadan, polis şiddetine karşılık verenler olmadan devam ettirilemez. Savunma sanayi adı altında saldırı araçları kullananlardan farkımız, barikatların gerçekten savunma amaçlı olmasıdır.

Devlet bizi provakatörler diye yaftalayarak ayırmaya çalışırken, biz birbirimizi ötekileştirmemek için bütün halkların, farklı cinsiyet kimlikleri ve yönelimlere sahip olanların, farklı inançları olanların, seks işçilerininde aramızda olduğunu ve bizimle direndikleirni unutmamalıyız.

Sokakların özgürlüğünü soludukça, özgürleşiyoruz. İstersek dünyayı değiştirebileceğimizi öğreniyoruz. Şimdi korkularımızı kırıp haykırıyor ve sesimizi duyuruyoruz. Herkesi direnişi büyütmeye davet ediyoruz.

ODTÜ Öğrencileri

Yorum bırakın

Filed under öğrenci ve gençlik, devletlüler, mücadele tarihinden