Category Archives: halk dilinden (folklor)

İlahi bir aşk ver bana

İlahi bir aşk ver bana
Kandalığım bilmeyim
Kaybedeyüm ben beni
İsteyiben bulmayım

Al gider benden benliği
Doldur içime şenliği
Dirilikte öldür beni
Varıp orda ölmeyim

Sen sana ne sanırsan
Ayruga da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Bülbül olup öteyim
Dost bağında yatayım
Gül oluben açayım
Ayruk dahi solmayım

Aşktır derdin dermanı
Aşk yoluna koydum canı
Karagözüm aydur bunu
Bir dem aşksız olmayım
Hacivatım aydur bunu
Bir dem aşksız olmayım

Sen sana ne sanırsan
Ayruga da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Yunus EMRE

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor)

Kırmızı Ayakkabılar*

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış. Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş. Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.the_wild_within_edited-1.jpg

Bir gün paçavralar içinde ve kırmızı ayakkabılarıyla yoldan aşağı yorgun argın yürürken, yanında aniden yaldızlı bir at arabası durmuş. İçinde yaşlı bir kadın varmış. Onu eve götürüp kendi küçük kızıymış gibi davranacağını söylemiş.Böylece yaşlı zengin kadının evine gitmişler. Çocuğun saçları yıkanıp taranmış. Temiz beyaz iç çamaşırları, güzel bir yün elbise, beyaz çoraplar ve parlak siyah ayakkabılar verilmiş. Çocuk, eski giysilerini, özellikle de kırmızı ayakkabılarını sorduğunda, yaşlı kadın giysilerinin çok kirli ve ayakkabılarının çok gülünç olduğunu, bu yüzden onları ateşe attığını, orada yanarak kül olduklarını söylemiş.

Çocuk çok üzülmüş, çünkü çevresindeki bütün zenginliklere rağmen kendi elleriyle yaptığı basit kırmızı ayakkabılar ona en büyük mutluluğu veriyormuş. Şimdi hep uslu uslu oturmak, sekmeden yürümek ve kendisiyle konuşulmadan konuşmamak zorundaymış, ama yüreğinde gizli bir ateş yanmaya başlamış ve eski kırmızı ayakkabılarını her şeyden daha çok özlemeye devam ediyormuş.

Masumlar Günü’nde kilise topluluğuna kabul edilecek kadar büyüdüğünde, yaşlı kadın bu özel gün için hazırlanmış bir çift ayakkabı almak üzere onu yaşlı ve sakat bir ayakkabıcıya götürmüş. Ayakkabıcının sandığında, en güzel deriden yapılmış bir çift kırmızı ayakkabı duruyormuş; ayakkabılar adeta ışık saçıyormuş. Gerçi kırmızı ayakkabılar kilise için tam bir rezaletmiş, ama yalnızca yüreğindeki özlem ve açlıkla seçim yapan çocuk, kırmızı ayakkabıları seçmiş. Yaşlı kadının gözleri o kadar bozukmuş ki, ayakkabıların rengini görememiş ve parasını ödeyerek onları satın almış. Yaşlı ayakkabıcı çocuğa göz kırparak ayakkabıları paketlemiş.

Ertesi gün kilise üyeleri şaşkınlıkla çocuğun ayağındaki ayakkabıları süzüyormuş. Kırmızı ayakkabılar, parlatılmış elmalar gibi, yürek gibi, kırmızıyla yıkanmış erikler gibi parlıyormuş. Herkes bakakalmış; duvardaki ikonlar, hatta heykeller bile ayakkabıları uygun bulmadıklarını gösterir şekilde, bakakalmışlar. Ama kız, ayakkabıları her şeyden çok seviyormuş. Böylece papaz ses verip de koro uğuldadığı, org pompalandığı zaman çocuk hiçbir şeyin kırmızı ayakkabılarından daha güzel olmadığını düşünmüş.

Günün sonuna doğru yaşlı kadın, koruması altındaki çocuğun kırmızı ayakkabıları hakkında bilgilendirilmiş.” Asla, ama asla bu kırmızı ayakkabıları bir daha giyme!” diye tehdit etmiş yaşlı kadın. Ama ertesi pazar çocuk kırmızı ayakkabılarını siyahlara tercih etmekten kendini alamamış ve yaşlı kadınla küçük kız her zamanki gibi kiliseye doğru yola koyulmuşlar.

Kilisenin kapısında kolu askıda olan yaşlı bir asker varmış. Dar bir ceket giymiş ve kırmızı bir sakalı varmış. Saygıyla eğilmiş ve çocuğun ayakkabılarındaki tozu fırçalamak için izin istemiş. Çocuk ayağını uzatmış ve o da kızın ayak tabanlarını kaşındıran küçük bir dans şarkısı ritmiyle ayakkabıların altına hafifçe vurmuş. ”Dansa kalmayı unutma,” diye gülümsemiş ve göz kırpmış.

Herkes yine yan yan kızın kırmızı ayakkabılarına bakmış. Ama o kıpkırmızı, ahududu gibi, nar gibi parlak olan bu ayakkabıları o kadar çok seviyormuş ki, pek başka bir şey düşünemiyor, ayini de pek duyamıyormuş. Ayaklarını kah böyle, kah şöyle döndürüp kırmızı ayakkabılarına hayran olmakla o kadar meşgulmüş ki, koroya eşlik etmeyi unutmuş.

Yaşlı kadınla birlikte kiliseyi terk ederken yaralı asker bağırmış: “Ne kadar güzel dans eden ayakkabılar!” Sözleri kızın anında birkaç hızlı dönüş yapmasına neden olmuş.Ama bir kez hareket etmeye başlayan ayaklarını durduramayan kız, çiçek tarlalarından ve kilisenin köşesinden dans ederek geçmiş, öyle ki sanki kontrolünü tamamen yitirmiş gibi görünüyormuş. Bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da yol boyunca tarlalardan kendi kendine vals yaparak geçmiş.

Yaşlı kadının arabacısı oturduğu yerden atlayarak inmiş ve kızın peşinden koşmuş, onu yakalayarak tekrar arabaya getirmiş, ama kızın kırmızı ayakkabıların içindeki ayakları sanki hala yere basmıyormuş gibi havada dans etmeye devam ediyormuş. Yaşlı kadın ve arabacı, asılıp çekmişler, kırmızı ayakkabıları çıkarmaya çalışmışlar. Bütün şapkalar yere düşüp bacaklar tekmeler savururken, ortaya görülmeye değer bir manzara çıkmış, ama sonunda çocuğun ayakları sakinleşmiş.

FullSizeRender+8.jpg

Eve dönünce yaşlı kadın kırmızı ayakkabıları çıkararak bir rafın üstüne fırlatıp atmış ve kızı, onlara bir daha dokunmaması için uyarmış.Ama kız onları izleyip özlem duymaktan kendini alamamış. Ona göre bunlar hala, yeryüzündeki en güzel şeylermiş.

Çok geçmeden, kader bu ya, yaşlı kadın yatağa düşmüş ve doktor gider gitmez kız kırmızı ayakkabıların saklandığı odaya dalmış. Rafın üstünde, epey yükseklerde duran ayakkabıları süzmüş. Süzüşü daha uzun bir bakışa, uzun bakışı da güçlü bir arzuya dönüşmüş, o kadar büyük bir arzu ki, kız ayakkabıları raftan alıp, ayaklarına geçirmiş ve yaptığının hiçbir zararı olmayacağını düşünmüş. Ama ayakkabılar topuklarına ve ayak parmaklarına değer değmez, dans etme dürtüsüne yenik düşmüş.

Ve böylece dans ederek kapıdan çıkmış, merdivenlerden inmiş ve ardı ardına hızla önce bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da büyük, cesur bir vals dönüşü yapmış. Kız,  zafer duygusu içindeymiş ve sola doğru dans etmek isteyip de ayakkabılar sağa doğru dans etmekte ısrar edene kadar başının belada olduğunu kavramamış. Dönerek dans etmek istediğinde ise, ayakkabılar öne doğru dümdüz dans etmekte ısrar ediyormuş. Ve ayakkabılar kızı dans ettirirken, öteki tarafına dönmek yerine sağ tarafına, yola doğru dans etmişler ve onu çamurlu tarlalardan geçirerek karanlık ve kasvetli ormana doğru götürmüşler.

Orada bir ağaca dayanmış halde kırmızı sakallı, askıdaki kolu ve dar ceketiyle yaşlı asker duruyormuş.”Olur şey değil!” demiş. ”Ne güzel dans eden ayakkabılar!” Dehşete düşen kız, ayakkabıları çekerek çıkarmaya çalışmış, ama o asıldıkça, ayakkabılar ayaklarını daha sıkı kavramış. Bir ayağı üstünde zıplayarak ötekinden ayakkabıyı çıkarmaya çalışmış ama, yerdeki diğer ayağı bu durumda bile dans etmeyi sürdürüyor, elindeki ayak da dansın kendine düşen kısmını yapıyormuş.

Ve böylece dans etmiş, etmiş, etmiş… En yüksek tepelerde ve vadiler boyunca, yağmurda, karda ve gün ışığında dans etmiş. En karanlık gecede ve güneş doğarken dans etmiş ve alaca karanlıkta hala dans ediyormuş. Ama bu güzel bir dans ediş değilmiş. Korkunç bir dans edişmiş ve kız için dur durak yokmuş.

Dans ederek bir kilise avlusuna girmiş ve oradaki korkunç bir hayalet içeri girmesine izin vermemiş. Hayalet ona şu sözleri söylemiş: “Bir hayalete, hortlağa dönüşene kadar, bir deri bir kemik kalana kadar, dans eden bağırsakların dışında senden bir şey kalmayana kadar kırmızı ayakkabılar içinde dans edeceksin. Bütün köylerden kapı kapı dolaşıp dans ederek geçeceksin, her kapıya üç kez vuracaksın ve insanlar açıp baktıklarında seni görüp kendileri adına senin yazgından ürkecekler. Kırmızı ayakkabılar dans ettikçe sen de dans edeceksin.” Kız merhamet dilemiş, ama daha fazla yalvaramadan kırmızı ayakkabıları onu uzaklara götürmüş. Fundaların üstünde dans etmiş, akarsulardan geçmiş, çalılıklardan atlamış, hiç durmaksızın dans ederek eski evine gelmiş. Evde yas tutuluyormuş. Onu eve alan yaşlı kadının o yokken öldüğünü öğrenmiş. Ancak o dans etmeye devam etmiş; yapması gerektiği gibi, dans etmiş. Sefil bir bitkinlik ve dehşet içinde kasabanın celladının yaşadığı ormana kadar dans etmiş. Ve kızın eve yaklaştığını hisseden celladın duvarındaki balta titremeye başlamış.

Kapıda hala dans ederken bir yandan da cellada “Lütfen!” diye yalvarmış.” Lütfen ayakkabılarımı keserek çıkarın ve beni bu korkunç yazgıdan kurtarın.” Bunun üzerine cellat kırmızı ayakkabıların bantlarını baltasıyla kesmiş. Ama ayakkabılar hala ayağında duruyormuş. O zaman kız ağlayarak cellada, hayatının hiçbir değerinin olmadığını ve ayaklarını kesmesi gerektiğini söylemiş. Cellat da ayaklarını kesmiş. Ve içinde ayaklar olduğu halde kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam ederek ormana doğru uzaklaşmış, tepelere çıkmış ve gözden kaybolmuş. Kız artık zavallı bir sakatmış ve hayatını sürdürebilmesi için başkalarına hizmet etmesi gerekiyormuş ve bir daha asla, asla kırmızı ayakkabıları arzulamamış.

* Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından.

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor), kadın, masal

Modern zamanlarda bireyselleşmiş yalnızlık*

modern-timesZaman Herkese ne kadar önemsiz olduğunu anımsatıyor. Daha önce de öğretmişti bunu, ne kadar değersiz ve önemsiz olduğumuzu. Ondan evvel ise herkesi bir ve benzer kılmıştı. Zamanın aynı uniformasını giymiş uslu öğrencilerdik neticede. Uslu olmayan, kendi kalmaya çalışan herkes önce marjinal ve ucubeydi… Sonra onlar da katıldılar modaya. Kimsenin dışarıdalığı uzun sürmüyordu neticede. Moda kıskıvrak bellerinden yakalayıp onları da yutuyordu.

Ve biz, herkes olarak mutsuz ve defresif ruh hallerimizle zamanın pençesinde kıvranıyoruz. İşinde, aşında, sevgisinde tatmin olmayan, maaş için çalışan, yalnız kalmamak için sevişen, doyumsuzca tüketen bizler…

Kendin olmanın yolu, özgün olmanın yolu bir sürü mutsuz edici soruyla baş başa kalmayı, sistemin dışında kalmayı, anlaşılmamayı Zorunlu kılıyor. Bir insanın kendini gerçekleştirmesi zorlu bir süreç.

Herkes olmak da zor, zira herkesin büyük çoğunluğu yoksulluğa, eğitimin, sağlığın uğramadığı hanelere mahkum edilmiş durumda. Ne kadar çoğunluk olmanın olanaklarını kovalasalar da taklit moda ürünlerinde, o bile çok görülüyor. Modası da isyanı da hor görülür halde.

Geri kalanlar! Aynılaşmış, kendini biricik sanan, asla tatmin olmayan, sevgide, dostlukta sadece almaya odaklı kalabalık için de yalnız ve mutsuz. Mutluluk, alış veriş merkezlerinde, hızlıca tüketilebilen her şeyde. Az az sık sık tüketin lütfen!

Durup düşünmemek gerek ne kadar önemli olduğumuz yanılsaması üzerine. Yoksa düşünen yanar!

Eğer insan; ben, sen sandığımız kadar önemli olsak, bir insanın kaybı yeri yerinden oynatmaz mıydı. O kadar kolay olur muydu insanlar üzerine bombalar yağdırmak? Bir bebek açlıktan yahut soğuktan öldüğünde al aşağı edilmez miydi düzen?

İşte neo- liberal modern zamanlarda olmuyor öyle şeyler. Böylesine mutluymuş gibi mutsuz olmaya mahkumuz. İşte tam da bu yüzden gerçekten kendimiz olabilmek, mutlu olabilmek, bir bardak suyu, bir damla güneşi doya daya içebilmek için bu düzen alaşağı edilmeli tam da zemininden!

 

Yazı aynı zamanda http://www.kaosgl.com/ yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor)

Anonimliğin Telifi veya Farkların Aynılığı

Ancak etkileşimle var olabilen canlılarız. Etkileşim, çağrışım ve yansıma aslında özgün olan benin var oluşunun en önemli parçaları. Elbette her insan farklılığını kendi oluşturuyor, herkes aynı çağrışımlarda bulunmuyor. Ancak yine de her insanın yaratımının altında oldukça kolektif süreçler yatıyor. Yahut özgün veya farklı olduğunu düşündüğümüz süreçler benzeri sonuçlar doğuruyor.

Bu kolektiflik ve benzerlik tüm insanları birbirine bağlayan bir miras. Bundandır ki insanları, kültürleri, sınırlara ayırmak ve ayrı vatandaşlıklara bölmek öyle nafile ve anlamsız bir uğraştır. Her ne kadar kendimizi bu sınırlarla tanımlamaya alıştıysak da nafile.  Yıllar önce İlhan Başgöz’ün çömçe gelin yazısını okuduğumda en çok düşündüğüm bu sınırsız benzerlikti. Yazı Anadolu’da çömçe gelin adıyla anılan yağmur duasının izini sürmekteydi. Hindistan’dan Baltık ülkelerine kadar yağmur duasının aslında aynı motifleri içerdiğini keşfetmişti İlhan hoca.

Çömçe Anadolu’da kepçe anlamına gelir. Hepimizin çocukluğundan bildiğimiz, su birikintilerinde gördüğümüz kurbağa yavrularının iribaş evresine kepçe balığı denir. İnanış ve ritüel odur ki eğer kurbağayı bağırtırsan yine yağmur yağar. Çünkü ne zaman yağmur yağsa su birikintilerinde kepçe balıkları canlanmaktadır. İşte bu inanış benzeri motiflerle dünyanın her yerinde ritüel haline gelmiştir. Bugün birbirinden farklı kategorilerde tanımlayacağımız birçok ülke ve ülke vatandaşının folklorik birikiminde yerini almıştır.

Yeryüzünün farklı insanların gökten yağmuru aynı şekilde çağırması, ne kadar farklı olabiliriz sorusunu sormayı gerekli kılıyor.

lotusYine oldukça etkileyici hikâyelerden ve sembollerden birisi Lotus çiçeğidir. Budizm ve Hinduizm de lotus sağlığı, temizliği, bütünlüğü ve devingenliği ifade eder. Meşhur yoga oturuşunda da bütünleşmek vardır. Aynı kavramsallığı tasavvuf içinde buluruz. Vahdeti mevcut anlayışı bütünleşmeyi anlatır. Mükemmelleştikçe tanrılaşan, tanrıyla ve tanrının yarattıklarıyla bütünleş hal.

Yine gördüğümüz birbirinden farklı kültürlerde benzeri bir doğayla bütünleşme ve devingenliğin parçası olma, kendinden geçme bütünün parçası olarak yeniden doğma arayışını görebiliriz.

Bu durumlar oldukça yapısal veya etkileşimle açıklanabilecek durumlardır elbette. Ancak isterse etkileşimle, kolektif bir şekilde var etsin kendini isterse de benzeri yapılarda ve koşullarda ortaya çıkan hallerden bahsediyor olalım altı kalın çizgilerle çizilecek farklarımız olmadığı kanısındayım.

Bizleri birbirimize bağlayan ya da farklı farklı bir kılan benzerliklerimizle yeryüzünün insanları olmak ayrı gayrı savaş içinde olmaktan daha kolay değil mi?

 

Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under denişik şeyler, halk dilinden (folklor)

Eski Çocuk Oyunları…..

saklambaç

Gölgeye basma oyunu;

Oyun güneşli havalarda oynanır.

Çocuklar bahçede dağınık bir şekilde yer alırlar. Bir ebe seçilir. (ebe seçmek için de çok güzel tekerlemeler var elbet mesela portakalı soydum..)

ebe oyuncuları kovalarken kimin gölgesine basarsa o ebe olur, kendisi de ebelikten kurtulur.  yeni ebe elini kaldırarak ebe olduğunu söyler.

İki defa gölgesine basılan oyundan çıkar. Çok yorulanlar da gölgede dinlenebilir.

Telsiz Telefon (kulaktan kulağa)

kulaktan

Çocuklar aralarından bir başkan seçer ve yan yana sıralanır. Başkan bir cümleyi yanındakine söyler, o da yanındakine. Herkes sırayla duyduğunu yanındakine söyler, en sonuncu ise duyduğunu yüksek sesle söyler.

Sonra doğru cümle söylenir. Herkes aktardığı cümleyi söyler yanlış cümle söyleyene ceza verilir.

“horoz gibi öt”

“kedi gibi miyavla”

“zıpla”

“ördek taklidi yap” gibi:)

Kahkaha Oyunu

En sevdiğim…. gülmeye sebep olsun yeter ki….

Çocuklar halka olur. Bir kişi topu yukarı atar. Top yere düşene kadar herkes kahkaha atar.

Top yere düşünce hala kahkaha atmaya devam eden veya, top havadayken gülmeyene ceza var…(oyundan çıkmak, bence gülmediyse gıdıklaya da biliriz:)

Yer değiştirme oyunu

Herkes halka olur. Herkesin bir sayısı vardır.  Ebe iki sayı söyler, sayıların sahipleri yer değiştirirler. Ebe de onlar yer değiştirirken onların yerine geçmeye çalışır. Yerini kaybeden veya yavaş davranana ebe olma yolu görünür. (oyun rakam dışında ortak özellikler üzerinden de oynanabilir/ gözlüğü olanlar, adı “A” harfi ile başlayanlar gibi)

Kabak Oyunu

Herkesin bir sayısı vardır. Bir de ebe seçilir. Ebenin de numarası vardır.

Ebe ortaya geçer, “ektim diktim bizim tarlada … kabak bitti der” ve bir sayı söyler. Sayının sahibi olan hızlıca ebeye yanıt verip ….kabak olmaz der. Ebe de ya kaç kabak biter diye sorar.  O da bir başka sayı söyler. Bu sefer de o kişi hızlıca cevap vermelidir.

ebe:  Ektim diktim bizim tarlada 3 kabak bitti.

3 nolu kabak: 3 kabak bitmez

ebe: ya kaç kabak biter?

3 nolu kabak: 5 kabak biter

5 nolu kabak: 5 kabak olmaz

ebe: ya kaç kabak biter….

Oyun bu şekilde seri şekilde devam eder. Yavaş kalan, yanılan, tekerlemeyi yanlış söyleyenin cezası bu sefer birazcık sert. Eline cetvelle hafifçe vurulabilir.

Oyun sırasında ebenin sayısı da söylenebilir. Eğer ebe yanlış yaparsa hem ceza alır hem de ebeliği kaybeder. Ebeyi kim yanılttıysa ebelik onun hakkı!

Yorum bırakın

Filed under çocuk gözünden, halk dilinden (folklor)

Masal Tekerlemeleri

parmak_kiz_masali

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken, eski hamam içinde…  horozlar tellal iken, pireler hamal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam düştü beşikten, babam düştü eşikten. Biri kaptı maşayı, dolandım dört köşeyi. Orda ne var dediler, bir köy kurmuş keçiler, kurt köye muhtar olmuş, elini veren kolunu almış, diken verenin gülünü almış, damla verenin selini almış, kovan kovan balını almış. Bir kurtmuş ki sormayın. Talkım vermiş ele, salkımı almış ele, ilk lokmayı aşırmış, ikincisinde çomar. Karşısına dikilmiş, kapanmış mı kapılar. Kapıyı bırakıp, sapı yutmuş, balı bırakmış, hapı yutmuş.

…….

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, dırıltıydı, mırıltıydı, raftan fincan düştü kırıldıydı. Hem de ne fincan ya! Dedemin dedesinden kalma, kulpu kırık, kenarı yok, şu ahım şahım fincan. O akşam ne cezveyi köpürdetebildim, ne kahveyi höpürdetebildim. Bakın hele, şu ettiği yetmiyormuş, kırdığı kırkı geçmiyor muş gibi, bir de karşıma geçip ohh çekmez mi, bizim düdük fare! Kızmayın benim canım efendim, bu fa renin derdinden bittim, tükendim. Benim gibi bir a dam değil, kambur felek, kadife yelek bile dayana maz buna. Bir gece değil, beş gece değil, her gece bu kuyruğunu yay ediyor, unu bulguru pay ediyor, yağı kıymayı zay ediyor. Öyle ya, hani han, hani hamam? Bir gece düşündüm taşındım, tatlı tatlı kaşındım. Baktım ki olur gibi, olacak gibi değil, ne yapıp ettim, telli pullu bir arzuhal yazdım kediye. Dileğim yerini bulursa, kilerde nöbet bekleteceğim…

Okumaya devam et

5 Yorum

Filed under çocuk gözünden, halk dilinden (folklor)

Mutlulugun Resmi

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
İşçiler gözler yolunu.
İnebilseydin o vapurdan
Ayağında varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
Hasretle kucaklayabilseydim
Seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
Kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik meserret kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
O günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler… Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor)