Category Archives: masal

Kırmızı Ayakkabılar*

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış. Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş. Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.the_wild_within_edited-1.jpg

Bir gün paçavralar içinde ve kırmızı ayakkabılarıyla yoldan aşağı yorgun argın yürürken, yanında aniden yaldızlı bir at arabası durmuş. İçinde yaşlı bir kadın varmış. Onu eve götürüp kendi küçük kızıymış gibi davranacağını söylemiş.Böylece yaşlı zengin kadının evine gitmişler. Çocuğun saçları yıkanıp taranmış. Temiz beyaz iç çamaşırları, güzel bir yün elbise, beyaz çoraplar ve parlak siyah ayakkabılar verilmiş. Çocuk, eski giysilerini, özellikle de kırmızı ayakkabılarını sorduğunda, yaşlı kadın giysilerinin çok kirli ve ayakkabılarının çok gülünç olduğunu, bu yüzden onları ateşe attığını, orada yanarak kül olduklarını söylemiş.

Çocuk çok üzülmüş, çünkü çevresindeki bütün zenginliklere rağmen kendi elleriyle yaptığı basit kırmızı ayakkabılar ona en büyük mutluluğu veriyormuş. Şimdi hep uslu uslu oturmak, sekmeden yürümek ve kendisiyle konuşulmadan konuşmamak zorundaymış, ama yüreğinde gizli bir ateş yanmaya başlamış ve eski kırmızı ayakkabılarını her şeyden daha çok özlemeye devam ediyormuş.

Masumlar Günü’nde kilise topluluğuna kabul edilecek kadar büyüdüğünde, yaşlı kadın bu özel gün için hazırlanmış bir çift ayakkabı almak üzere onu yaşlı ve sakat bir ayakkabıcıya götürmüş. Ayakkabıcının sandığında, en güzel deriden yapılmış bir çift kırmızı ayakkabı duruyormuş; ayakkabılar adeta ışık saçıyormuş. Gerçi kırmızı ayakkabılar kilise için tam bir rezaletmiş, ama yalnızca yüreğindeki özlem ve açlıkla seçim yapan çocuk, kırmızı ayakkabıları seçmiş. Yaşlı kadının gözleri o kadar bozukmuş ki, ayakkabıların rengini görememiş ve parasını ödeyerek onları satın almış. Yaşlı ayakkabıcı çocuğa göz kırparak ayakkabıları paketlemiş.

Ertesi gün kilise üyeleri şaşkınlıkla çocuğun ayağındaki ayakkabıları süzüyormuş. Kırmızı ayakkabılar, parlatılmış elmalar gibi, yürek gibi, kırmızıyla yıkanmış erikler gibi parlıyormuş. Herkes bakakalmış; duvardaki ikonlar, hatta heykeller bile ayakkabıları uygun bulmadıklarını gösterir şekilde, bakakalmışlar. Ama kız, ayakkabıları her şeyden çok seviyormuş. Böylece papaz ses verip de koro uğuldadığı, org pompalandığı zaman çocuk hiçbir şeyin kırmızı ayakkabılarından daha güzel olmadığını düşünmüş.

Günün sonuna doğru yaşlı kadın, koruması altındaki çocuğun kırmızı ayakkabıları hakkında bilgilendirilmiş.” Asla, ama asla bu kırmızı ayakkabıları bir daha giyme!” diye tehdit etmiş yaşlı kadın. Ama ertesi pazar çocuk kırmızı ayakkabılarını siyahlara tercih etmekten kendini alamamış ve yaşlı kadınla küçük kız her zamanki gibi kiliseye doğru yola koyulmuşlar.

Kilisenin kapısında kolu askıda olan yaşlı bir asker varmış. Dar bir ceket giymiş ve kırmızı bir sakalı varmış. Saygıyla eğilmiş ve çocuğun ayakkabılarındaki tozu fırçalamak için izin istemiş. Çocuk ayağını uzatmış ve o da kızın ayak tabanlarını kaşındıran küçük bir dans şarkısı ritmiyle ayakkabıların altına hafifçe vurmuş. ”Dansa kalmayı unutma,” diye gülümsemiş ve göz kırpmış.

Herkes yine yan yan kızın kırmızı ayakkabılarına bakmış. Ama o kıpkırmızı, ahududu gibi, nar gibi parlak olan bu ayakkabıları o kadar çok seviyormuş ki, pek başka bir şey düşünemiyor, ayini de pek duyamıyormuş. Ayaklarını kah böyle, kah şöyle döndürüp kırmızı ayakkabılarına hayran olmakla o kadar meşgulmüş ki, koroya eşlik etmeyi unutmuş.

Yaşlı kadınla birlikte kiliseyi terk ederken yaralı asker bağırmış: “Ne kadar güzel dans eden ayakkabılar!” Sözleri kızın anında birkaç hızlı dönüş yapmasına neden olmuş.Ama bir kez hareket etmeye başlayan ayaklarını durduramayan kız, çiçek tarlalarından ve kilisenin köşesinden dans ederek geçmiş, öyle ki sanki kontrolünü tamamen yitirmiş gibi görünüyormuş. Bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da yol boyunca tarlalardan kendi kendine vals yaparak geçmiş.

Yaşlı kadının arabacısı oturduğu yerden atlayarak inmiş ve kızın peşinden koşmuş, onu yakalayarak tekrar arabaya getirmiş, ama kızın kırmızı ayakkabıların içindeki ayakları sanki hala yere basmıyormuş gibi havada dans etmeye devam ediyormuş. Yaşlı kadın ve arabacı, asılıp çekmişler, kırmızı ayakkabıları çıkarmaya çalışmışlar. Bütün şapkalar yere düşüp bacaklar tekmeler savururken, ortaya görülmeye değer bir manzara çıkmış, ama sonunda çocuğun ayakları sakinleşmiş.

FullSizeRender+8.jpg

Eve dönünce yaşlı kadın kırmızı ayakkabıları çıkararak bir rafın üstüne fırlatıp atmış ve kızı, onlara bir daha dokunmaması için uyarmış.Ama kız onları izleyip özlem duymaktan kendini alamamış. Ona göre bunlar hala, yeryüzündeki en güzel şeylermiş.

Çok geçmeden, kader bu ya, yaşlı kadın yatağa düşmüş ve doktor gider gitmez kız kırmızı ayakkabıların saklandığı odaya dalmış. Rafın üstünde, epey yükseklerde duran ayakkabıları süzmüş. Süzüşü daha uzun bir bakışa, uzun bakışı da güçlü bir arzuya dönüşmüş, o kadar büyük bir arzu ki, kız ayakkabıları raftan alıp, ayaklarına geçirmiş ve yaptığının hiçbir zararı olmayacağını düşünmüş. Ama ayakkabılar topuklarına ve ayak parmaklarına değer değmez, dans etme dürtüsüne yenik düşmüş.

Ve böylece dans ederek kapıdan çıkmış, merdivenlerden inmiş ve ardı ardına hızla önce bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da büyük, cesur bir vals dönüşü yapmış. Kız,  zafer duygusu içindeymiş ve sola doğru dans etmek isteyip de ayakkabılar sağa doğru dans etmekte ısrar edene kadar başının belada olduğunu kavramamış. Dönerek dans etmek istediğinde ise, ayakkabılar öne doğru dümdüz dans etmekte ısrar ediyormuş. Ve ayakkabılar kızı dans ettirirken, öteki tarafına dönmek yerine sağ tarafına, yola doğru dans etmişler ve onu çamurlu tarlalardan geçirerek karanlık ve kasvetli ormana doğru götürmüşler.

Orada bir ağaca dayanmış halde kırmızı sakallı, askıdaki kolu ve dar ceketiyle yaşlı asker duruyormuş.”Olur şey değil!” demiş. ”Ne güzel dans eden ayakkabılar!” Dehşete düşen kız, ayakkabıları çekerek çıkarmaya çalışmış, ama o asıldıkça, ayakkabılar ayaklarını daha sıkı kavramış. Bir ayağı üstünde zıplayarak ötekinden ayakkabıyı çıkarmaya çalışmış ama, yerdeki diğer ayağı bu durumda bile dans etmeyi sürdürüyor, elindeki ayak da dansın kendine düşen kısmını yapıyormuş.

Ve böylece dans etmiş, etmiş, etmiş… En yüksek tepelerde ve vadiler boyunca, yağmurda, karda ve gün ışığında dans etmiş. En karanlık gecede ve güneş doğarken dans etmiş ve alaca karanlıkta hala dans ediyormuş. Ama bu güzel bir dans ediş değilmiş. Korkunç bir dans edişmiş ve kız için dur durak yokmuş.

Dans ederek bir kilise avlusuna girmiş ve oradaki korkunç bir hayalet içeri girmesine izin vermemiş. Hayalet ona şu sözleri söylemiş: “Bir hayalete, hortlağa dönüşene kadar, bir deri bir kemik kalana kadar, dans eden bağırsakların dışında senden bir şey kalmayana kadar kırmızı ayakkabılar içinde dans edeceksin. Bütün köylerden kapı kapı dolaşıp dans ederek geçeceksin, her kapıya üç kez vuracaksın ve insanlar açıp baktıklarında seni görüp kendileri adına senin yazgından ürkecekler. Kırmızı ayakkabılar dans ettikçe sen de dans edeceksin.” Kız merhamet dilemiş, ama daha fazla yalvaramadan kırmızı ayakkabıları onu uzaklara götürmüş. Fundaların üstünde dans etmiş, akarsulardan geçmiş, çalılıklardan atlamış, hiç durmaksızın dans ederek eski evine gelmiş. Evde yas tutuluyormuş. Onu eve alan yaşlı kadının o yokken öldüğünü öğrenmiş. Ancak o dans etmeye devam etmiş; yapması gerektiği gibi, dans etmiş. Sefil bir bitkinlik ve dehşet içinde kasabanın celladının yaşadığı ormana kadar dans etmiş. Ve kızın eve yaklaştığını hisseden celladın duvarındaki balta titremeye başlamış.

Kapıda hala dans ederken bir yandan da cellada “Lütfen!” diye yalvarmış.” Lütfen ayakkabılarımı keserek çıkarın ve beni bu korkunç yazgıdan kurtarın.” Bunun üzerine cellat kırmızı ayakkabıların bantlarını baltasıyla kesmiş. Ama ayakkabılar hala ayağında duruyormuş. O zaman kız ağlayarak cellada, hayatının hiçbir değerinin olmadığını ve ayaklarını kesmesi gerektiğini söylemiş. Cellat da ayaklarını kesmiş. Ve içinde ayaklar olduğu halde kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam ederek ormana doğru uzaklaşmış, tepelere çıkmış ve gözden kaybolmuş. Kız artık zavallı bir sakatmış ve hayatını sürdürebilmesi için başkalarına hizmet etmesi gerekiyormuş ve bir daha asla, asla kırmızı ayakkabıları arzulamamış.

* Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından.

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor), kadın, masal

Cemre Masalı

hareketli-kis-resimleri2Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Eski zamanların birinde küçücük şirin bir kasaba varmış. Bu küçücük kasabada çeşit çeşit insan yaşarmış. Ama yılların birinde kış öyle çetin, öyle soğuk ve öyle uzun geçmiş ki artık canlarına tak etmiş.

Momo, Mori ve Mimi kıştan, soğuktan erken kararan ve geç aydınlanan havadan iyice sıkılmışlar.  Sonunda baharı aramaya karar vermişler. “Baharı bulup getirmeliyiz” demişler. Ama Momo, Mori ve Mimi aramaya nereden başlanır, bu bahar neye benzer kimle konuşmalı bilememişler. Mori bahar yeşildir, çiçeklidir, rengarenktir demiş; Mimi sıcaktır, hiç  kışa benzemez demiş.  Momo aklı karışıktır demiş, kah açar kah yağar… Ama ne olursa olsun nereden bulunur bilememişler. Mori demiş bir bilene soralım.

Mimi her soruya cevap verebilen öğretmenlerine sormuş.  Öğretmen mevsimler demiş. Yazın güneşini, sonbaharda dökülen yaprakları, kışın uykuya çekilen, baharda uyanan doğayı anlatmış. Hepsi sıralıdır, baharı bekleyin, o alınıp getirilemez demiş. Devam etmiş uzun uzun mevsimlerden, her mevsimin güzelliğinden bahsetmeye. Ama çocukların beklemeye niyeti yokmuş. Devam etmişler aramaya.

Mori gidip annesine sormuş.  Anne güneşten, günlerin uzamasından bahsetmiş. Günler kısayken kış olur, beklemelisin demiş. Mori cevabı hiç sevmemiş. Bu cevap baharı bulmasına yardım etmiyormuş.

Momo babasına gitmiş ve baharı nerede bulabileceklerini sormuş. Babası kışın aslında daha güzel olduğunu, yazın sıcağın çekilmez olduğunu söylemiş. Momo babasının söylediklerine şaşa kalmış.

Momo, Mori ve Mimi bir araya gelmişler aldıkları cevapları dökmüşler ortaya, başlamışlar tartışmaya. Mevsimler, güneş, zaman… Mevsimler, güneş, zaman… Cevapları alt alta üst üste koymuşlar onlara baharı getirecek bir başlangıç noktası bulamamışlar. Sonra Mori yaşlılar her şeyi bilir demiş.

Çocuklar koşa koşa kasabalarındaki en yaşlı kadınının kapısını çalmışlar. Kadın buyur etmiş çocukları. Dinlemiş, dinlemiş… kah gülmüş kah hak vermiş. Sonunda söze başlamış.
“Ah çocuklar çok haklısınız ama cemre havaya, suya, toprağa düşmeden bahar gelmez” demiş.
Çocuklar şaşkın, meraklı “Cemre mi?” diye sormuşlar.
“Evet” demiş yaşlı kadın. “Baharın gelmesi için Cemre’nin saklandığı yerden çıkması havaya, suya, toprağa  baharı müjdelemesi gerekir. O olmadan ne hava, ne su, ne de toprak ısınmaz, onlar ısınmadan da bahar gelmez.”demiş.
“Onu nereden bulabiliriz?” diye sormuş çocuklar.
“Cemre’nin, o küçük şirin ağaç cininin yuvasını badem ağacına yaptığı söylenir” demiş yaşlı kadın.” Ondandır ki ilk önce badem ağacı çiçeklenir, baharın haberini ilk o verir. Ama onu bulup ikna edebilir misiniz bilemem” demiş.
Momo, Mori, Mimi aldıkları cevaptan memnun koşa koşa tepedeki badem ağacının yanına Cemre ile konuşmaya gitmişler. Etrafında dolanmışlar, ses etmişler, ağacı dürtmüşler, ne ağaçtan ne Cemre’den ses yok!

kuru-agac-nasil-canlanir_646x340.jpgErtesi gün tekrar gitmişler, şarkılar söylemişler, türküler söylemişler cemreyi çağırmışlar. Cemre’den ses yok.

3. gün yine gitmişler ellerinden geleni yapmışlar, Cemre’yi göremeseler de dertlerini badem ağacına anlatmışlar. Ama yine elleri boş kalmış. Bu böyle tam yedi gün devam etmiş. 7. gün ise hiç beklemedikleri bir şey olmuş. Cemre; küçük ağaç cini, çocukların çağrısına dayanamayıp çıkmış oturmuş ağacın dalına biraz mahmur, biraz uyandırıldığına kızgın az da huysuz… Bazıları uykuları bölündüğünde öyle olur!

“Siz misiniz günlerdir beni ve ağacımı rahatsız edenler bakayım?” diye sormuş. Çocuklar mahcupça: “Rahatsız etmek değil de sizden yardım isteyecektik biz.”demişler.
Ondan yardım istenmesinin verdiği mağrurlukla yumuşamış minik ağaç cini. “Nedir benden isteğiniz” demiş. Çocuklar başlamışlar heyecanla anlatmaya, kışın zorluklarından baharı bulmaya kararlılıklarından bahsetmişler. Onu getirmek için ne kadar uğraştıklarını anlatmışlar.

3197224-bahar-yagmuru.jpgÇocuklar öyle içten öyle içten dertlenmişler, öyle içten istemişler ki ikna etmişler güzel ağaç cinini. Cemre o yıl erken çıkmış badem ağacından, henüz her yerde kar varmış ve hava buz gibiymiş. Tam 20 Şubatmış o gün. Önce havaya yükselmiş, kuşlarla uçup, onlarla dans etmiş, baharı fısıldamış kulaklarına. Bir bulutla uzun uzun muhabbetinin sonunda  yağmur olup denizlere dökülmüşler birlikte.

Denizlerde tam yedi gün balıklarla yüzmüş, onlarla denizler aşmış, balıklara baharın gelişini müjdelemiş. Yedi günün sonunda dalgalarla bir kıyıya vurmuş. Bir sekmiş iki sekmiş sonra toprağın derinliklerine dalmış. Tam yedi gün boyunca toprağın altında bekleyen tohumları cesaretlendirmiş, köklere cansuyu vermiş.

badem.jpgO günlerde badem ağacının çiçeklendiğini görenler bu kadar erken çiçeklenmesine pek şaşırmış. Badem ağacının çiçekleri heveslendirmiş diğer ağaçları da. Onu zerdali ağacının toz pembe çiçekleri, okul bahçesindeki leylaklar, bahçenin kenarındaki hanımeli, arka bahçedeki erik ağacı ve kiraz ağacının şarabi çiçekleri takip etmiş. Çiçeklerin kokusu sardıkça sokakları güneş de daha çok ısıtır olmuş insanların yorgun omuzlarını. Cemre sadece havaya, suya, toprağa düşmemiş insanların yüreklerine de düşmüş.

Sonra gökten dört elma düşmüş, biri Momo’nun başına, biri Mori’nin başına diğeri de Mimi’nin başına. Ne de olsa bahar onların sayesinde daha erken gelir olmuş. Aa elbette sonuncu da bu masalı okuyanın başına:)

 

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Nergis Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok eski zamanlarda karlar ve buzlar içinde çok çok soğuk bir ülke varmış.  Bu ülke öylesine soğukmuş ki insanların gülüşleri ve tebessümleri bile zamanla yok olmuş. Herkes alabildiğine ciddi ve kızgın bir yüz ifadesiyle yaşarmış bu ülkede. Yaşamının ilk yıllarında her şeye gülen insan yavruları da büyüdükçe gülmeyi unuturmuş. Her çocuk ciddi bir yetişkin olma hayaliyle büyür, büyüdükçe gülüşlerini bırakırmış.

Ancak gözden kaçmış kenar bir mahallede gülmeyi, gülümsemeyi unutmamış 12-13 yaşlarında bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun adı Momuk’muş. Momuk kendini bildi bileli yalnız yaşadığından ona ciddi olmayı öğreten de olmamış. Momuk doğanın içinde düşe kalka, kuşlarıyla, ağaçlarıyla sohbet ederek büyümüş. Momuk kuşun, bitkinin dilinden anlar, uzun soğuk gecelerde üşümesinler diye onları evine alır yemeğini onlarla paylaşırmış. Öyle pek bitkinin canlının yaşamadığı bu ülkede Momuk’un bir sürü hayvan dostu bir kaç da ağaç yoldaşı varmış.

12564-zimekli-kardelen-1288-950pxGünlerden bir gün Momuk sabah uyanıp dostlarıyla sohbet için bahçeye çıktığında çok sevdiği kayın ağacının altında henüz filizlenmekte olan bir kaç bitki görmüş. Heyecandan ne yapacağını şaşıran Momuk hemen gidip küçük filizlere selam vermiş. Filizler pek ses etmemiş ama sakin sakin dinlemişler Momuk’u. Momuk ardı ardına bir sürü soru sormuş bu yeni misafirlere. Nereden geldiniz? Ne zamandır buradasınız? Adınız ne? Meyve misiniz, sebze mi? Filizler yine ses etmemiş. Momuk soruları yanıtsız kalsa da ne yapacağını bilememiş sevinçten. Her gün sabah erkenden yeni filizlerin yanına gidiyor ne yapsam da sizi rahat ettirsem diyormuş. Filizler sessiz bir şekilde büyümeye devam ediyormuş.

Günler sonra filizler ardı ardına tomurcuklanmış. İlk kez bir çiçeğin tomurcuğunu gören Momuk’un içi içine sığmaz olmuş. Momuk’u zaten ciddiyetsiz bulan komşuları bu halini hepten anlamamışlar. Derken bir sabah Momuk hiç tanımadığı harika bir kokuyla uyanmış. İç ferahlatan hatta sarhoş edici bu güzel kokunun kaynağını anlamaya çalışırken bahçedeki filizlerin çiçek açtığını görmüş. Koşup yanlarına gittiğinde filizlerin onca zaman neden sustuğunu anlamış. Momuk hiç görmediği bu güzellik karşısında bir süre susup kalmış. Gördüğü ve duyduğu şeyin güzelliğini sessizce dinlemiş.

nergis-satan-yandi-2035Bu tazecik sonradan adının nergis olduğunu öğreneceğimiz çiçeklerin kokusu o kadar güçlüymüş ki tüm mahalleye yayılmış. Çiçeklerin açtığı günün akşamında bir tebessüm oluşmuş bazı evlerde. Ertesi sabah mutlu uyananlar olmuş. Bir kaç gün sonra iki arkadaş şakalaşırken görülmüş. Momuk tüm bu değişimin çiçeklerden kaynaklandığını anladıkça sevindiği kadar da kara kara düşünür olmuş. Nergisleri her yere götürmenin bir yolunu bulmak, daha fazla nergis yetiştirmek için gece gündüz düşünmüş durmuş. Bir tül kadar narin olan çiçeklere dokunmaya korktuğundan nasıl başlaması gerektiğini de bilemiyormuş.  Ancak günler geçtikçe nergisler solgunlaşmaya, boyunlarını bükmeye başlamışlar. Onlar boyunlarını büktükçe Momuk’un içini bir korku sarmış. Onun bu halini gören Nergislerden biri:
– Hey sevgili dostum üzülme bu kadar, yeniden dönmek için gidiyoruz.
Şaşkınlıkla bakmış ve çok güzelsiniz demiş Momuk biraz utangaçça. Siz geldiğinizden beri bu mahalledeki insanlar daha mutlu. Ama şimdi giderseniz yine gülmeyi unutacaklar. Yine o ciddi, sevimsiz mahalle olacak burası.
– Şimdilik vaktimiz doldu dostum, ama güç toplayıp tekrar geleceğiz gelecek yıl.
Ürkekçe sormuş Momuk.
– Acaba başkaları da gelir mi? Yani başka nergisler.
Biraz kırılgan ve alıngan bir edayla karşılık vermiş nergislerden diğeri:
– Neden istiyorsun başkalarını?
– Her yeri nergis kokusu sarsa kesin daha güzel bir ülke olurduk demiş Momuk üzgünce.
– Bu konuda sana yardım edebiliriz galiba. Biz uykuya çekildiğimizde toprağın içindeki kökümüzü al. Bir soğana benzer. Her parçası bir tohumdur. O parçalar kadar çiçek elde edebilir, kardeşlerimizi farklı yerlere ekebilirsin.
Momuk bu habere çok sevinmiş. Usulca veda edip nergis arkadaşlarına, yeni nergislerin düşüne dalmış.

b-312574-nergis_cicegi__cicekNergisler uykuya çekilince nergisin öğüdünü tutmuş Momuk. Öncelikle 2 yıl boyunca kendi bahçesinde nergis yetiştirmeye başlamış. Nergislerin dilinden, huyundan, suyundan ve de nazından anlar olmuş. Onlarla yatmış onlarla kalkmış, onlarla büyümüş.

Ülkenin geri kalanından farklı olarak nergislerin açtığı o yıllarda mahallede kış daha ılık geçmiş. Üçüncü yıl geldiğinde ise Momuk her gün cebine bir kaç tohum alıp yollara düşmüş. Sokaklar dolaşmış, şehrin ücra köşelerine gitmiş. Cebinde taşıdığı tohumları bahçelere, yol kenarlarına, unutulmuş patikalara ekmiş. Kışın ortasında, buz gibi günlerde tohumların filize dönmelerini beklemiş, onlara şarkılar mırıldanmış. Cesaret vermiş büyümeleri için.

Çiçekler boy verip açtıkça, kokuları nazlı nazlı şehirde yayıldıkça Momuk da çiçeklenmiş, Momuk da boy atmış. Sadece Momuk değil şehirdeki bir çok insan yıllar sonra tekrar gülmüş, eğlenmiş. İnsanlar güldükçe karlar erimiş. Şehrin sokaklarını dolduran soğuk ve kasvetli hava alıp başını gitmek zorunda kalmış. Yıllar sonra şehre bahar gelmiş. Şehirdeki bahar havası tüm ülkeye yayılmış. Gülmeyi unutmuş o çok ciddi insanların yaşadığı çok soğuk ülke unutulup gitmiş.

Gökten de üç elma düşmüş, biri bu masalı yazanın başına, biri masalı okuyanın başına diğeri de Momuk’un başına.

 

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Sonbahar Masalı

dsc_1069

Sonbahar bir masaldır. Masalsı değil masal. İçinde yazdan kalma bir kaç damla güneş, yılın biriktirdiği hüzünler, yeni bir varoluştan bahseden kasımpatları, kendini güze saklamış ekşi elmalar, kışı dallarında bekleyen narlar, yeni hikayeler için yola düşmüş kıtalar denizler aşacak göçmen kuşlar hepsi sonbahardır. O yüzden masalda kalbinizi yumuşatan, heyecanlandıran ne varsa sonbaharda vardır.

Tabi bu yılların emeği, birikimi…

Çok çok eski zamanlarda ne sonbaharın ne de diğer mevsimlerin yaşanmadığı zamanlardan bahsedilir. Mevsimlerin olmadığı bu zamanlarda dünya sadece iki renkten oluşurmuş, siyah ve beyaz. Aydınlık ve karanlık. Renklerin olmadığı bu dünyada düşler, hayaller ve mucizeler de yokmuş. Herkes yapması gerekeni yapar, söylemesi gerekeni söyler, erken kalkar erken yatarmış. Renklerin olmadığı bu dünyada masallar, hikayeler ve şarkılar da yokmuş. Bir tek marş denen bir şey varmış her daim her yerde büyük bir ciddiyetle söylenirmiş bu marşlar. Ancak ne çiçekler, ne ay, ne de kuşlar üzerine yazılmış şiirler, şarkılar, oyunlar yokmuş.

Tam bir yokluk hali…

Günlerden bir gün dünyaya hep gri bir dumanın ardından biraz da kibirlice bakan güneş hapşırmış. Güneşin hapşırmasıyla birlikte her yere güneş damlaları saçılmış. Dünyaya pek pas vermeyen güneş bu saçılıp dağılma işine biraz bozulduysa da çok da belli etmemiş. Ama güneş damlalarının dünyanın ve galaksinin her yerine dağılmasını da engelleyememiş.

Bu damlaların büyükleri yıldız olmuş. Büyükçe başka  bir tanesi ay olmuş. Mini mini bir kaç güneş damlası bir su birikintisine düşmüş. Güneş damlalarının suya düşmesiyle birlikte suyun üstünde dalga dalga bir renk belirmiş. Suyun üstünde oluşan ve insanların daha sonra mavi adını verdikleri bu renk tüm sulara yayılmış. Mavi renk dağıldıkça  gök yüzündeki grilik mavileşmiş. Güneş damlaları çok sıcak olduğundan suya düşen damlalar sudan buharların çıkmasına neden olmuş. Buharlar yükselmiş, yükseldikçe birleşmiş ve ilk bulutları oluşturmuşlar, beyaz, kocaman bulutlar.

dikmen5Bulutlar çok uzun süre aynı gök yüzünde durmayı sevmez. Bulutlar hem gezmişler gökyüzünü, hem de gezdikleri yerlerde yağmur olup damla damla yer yüzüne düşmüşler. Bu gök ile yerin ilk buluşmalarında tabiat ana uyanmış. Her yeri mis gibi toprak kokuları sarmış. Tabiat ana gökten düşen bir kaç damla güneşin ardından tohumlar ekmiş, fidanlar büyütmüş, göğe uzanan serviler yetiştirmiş, uçsuz bucaksız kırlarda çiçekler açtırmış. Maviler, yeşilliklere dönüşmüş, yeşillikler renk renk çiçeğe bürünmüş. Doğanın renklenmesinin 100. gününde bülbül ilk şarkısını söylemiş güle. Bülbülün şarkısını duyan bir çocuk bir oyun uydurmuş aklından, toplamış arkadaşlarını başlamışlar oynamaya. Bir kadın görmüş çocukların oyununu. Tanık olmuş çocuk kahkahalarına. Çocukların neşesi, neşeli bir şarkıya dönüşmüş kadının dillinde. Kadının şarkısını duyan adam aşık olmuş kadına.

Bir marangoz yoldan geçerken tanık olmuş aşka. O günden sonra dünyanın en güzel renklerinden ahşap oyuncaklar yapmaya başlamış. Marangoz hayatı boyunca aşkla yapmış işini. Çocuklar aşkla yapılmış oyuncaklarla oynamışlar.

Sevgiden doğmuş en güzel masallar, şiirler, hikayeler. Hikayeleri, masalları ve şiirleri dinleyenler uykularında rengarenk düşler görmüş.

Düş hayatın kaynağıdır. Her kaynak gibi beslenmeye ihtiyaç duyar. Düşleri beslemek, yeni yeni düşler görmek için bazen durup dinlenmek, yenilenmek, silkinmek gerekir. Bu yüzden tabiat ana, her şeyi ile bolluk olan yazın bitiminde daha güzel düşleri doğurmak, iyiyi güzeli beslemek için uykuya yatar. Tabiat ana uykuya daldığında doğa da yavaş yavaş uykuya dalar.

Böylece sonbahar her şeyin başı ve sonu olarak doğar. Sonbahar önce tüm yorgunlukları, kırgınlıkları ve hüzünleri alır, onları hüznün sarısına, umudun yeşiline, arzunun kızılına boyar. Sonra onları usul usul toprağa emanet eder ki, toprak her zaman aldığını daha güzel eder de verir bahara. Sonbahar yeniden uyanmak için tabiatın uykuya dalışıdır, o yüzden en güzel düşler sonbaharda görülür. Sonbahar düştür, masaldır. Masalsı değil masaldır.

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Yediveren Böğürtlen

426212119_139440_10426176806458866833

Çocuk toprağa gömdü umudunu.
Sahipsiz bir sokakta, daha geçen gün bulmuştu,
Aldı, kimse kırmasın diye toprağa gömdü.

Çocuk yoksuldu.
Ayakları çıplaktı.
Ondan elleri ayakları tanırdı toprağı,
Tanırdı çetin sokakları.
Çocuk bir tek toprağa güvenebileceğini bilirdi.

Çocuk umudu toprağa gömdü.
Üç gün sonra bir sabah seheriyle,
Filizlendi çocuğun umudu.

Ancak bir çocuğun umudu bu kadar hızlı filizlenebilirdi.

Filiz, kış ayazlarında boy attı,
Filiz, soğuk bahar sabahlarında boy attı,
Filiz, ılık nisan günlerinde boy attı,
Filiz yaz güneşinde boy attı.

Ancak bir çocuğun umudu bu kadar hızlı büyüyebilirdi.

Filiz dallandı budaklandı,
Biraz dikenlendi.
Yediveren bir böğürtlen oldu.
Rengarenk iştah kabartan,
Ama ancak dalına konmayı bilen kuşlara lezzetini sunan.
Hoyratlıklara karşı dikenli ve direngen.

Çocuk umudunu gömdü toprağa.
Hiç bir şey bir çocuğun umudu kadar hızlı boy veremez,
Onun kadar direngen olamazdı.

Yorum bırakın

Filed under çağrışımlar, masal

Cücelik ciddi bir iştir!

14797388_681756191972824_119341130_nBulutlar neden bu kadar güzeldir?

Cüceler sayesinde tabii ki! Bulutlar her zaman ki gibi beyaz ve şişko. Kabartıyor her gün şirin cüce onları, daha kabarık daha kabarık ve daha pofuduk olsunlar diye.

Bulutlarla bir oraya bir buraya gidiyorlar cüceler. Yeryüzündeki hava olayları onların sorumluluğunda ne de olsa. Baharda yağan yağmurlar, yağmurun ardından açan güneş, gökkuşağı, kışın karın lapa lapa yağması hep onların sorumluluğunda.

Bilmeyenler için: Cücelik ciddi bir iştir!

Ah yeryüzü ahalisi!
Yaptıkları yüzünden bulutların aklı karışık, cücelerin iş zor.  Artık daha az yağmur, daha az gökkuşağı var yeryüzünde. Zamansız yağıyor kar ve yağmur. Güneş küskün galiba bu yeryüzü ahalisine! Bazen iyice ısıtıyor bazen de küsüp göstermiyor kendini.

Oysa vakitlice olduğunda her şey ne güzeldir. Kışın yağan kar örneğin; kediler, köpekler, çocuklar ve okuldan dönen öğrenciler, hatta pencere kenarı çiçekleri için harikadır. Karın yağışını seyretmeyi çok seven bir menekşe tanıyorum.

Mesela nisan yağmurları.  Cücelerin en büyük gurur kaynaklarındandır. O güzelim nisan yağmurları kim bilir kaç serçeyi ve çalı kuşunu mest etti, kaç çocuk yağmurun ardından çıkan gökkuşağının peşine takıldı.gul-bulbul

Rivayet odur ki, nisan yağmurunun damlaları düşerse bir gonca güle o zaman en güzel şarkısını söylermiş bülbül ona!

Ödev: En kısa zamanda bir nisan yağmurunda ıslan ve kuşların şarkılarını dinle.

Ya uzun yaz akşamları… bulutların kenara çekildiği, güneşin en güzel kızıllıklarıyla battığı uzun yaz akşamları. Her çocuk için sınırsız oyun zamanı. Sokak ve oyun bebelerin! Ama onun da aklı karıştı. Bu yıl temmuzda hala yağmur yağıyordu!

Kendime not: Güneşle bu konuyu konuş, sorunu çözmeye çalış. Oyun hakkımız kısıtlanamaz!

Vel hasılı bu günlerde cücelik de çok zorlaştı.  Yağmur için denizle konuş, yaz için güneşle müzakere et. Onlar olmasaydı durum çok daha fena olurdu.

Zira denizler onu kirletenler yüzünden epey kızgın. Geçenlerde bir  çöp takılmış çok sevdiği bir karettanın boynuna, zor kurtarmışlar. Güneş ise havayı kirletenlerden şikayetçi. Ben bile zor nefes alıyorum nasıl yaşıyorlar bu koşullarda diye söyleniyor sürekli.

Ne yapsın bu cüceler ellerinden geldiğince mutlu bir yeryüzü için çalışıyorlar. Bir de afacan cüce elbette. Onun başka fikirleri de var. Afacan olmak bunu gerektiriyor çünkü.

Ara sıra hiç bir cücenin yapmadığını yapıp, yeryüzüne iniyor.  Cebinde sakladığı küçük mucizelerle.

Bu küçük mucizeler ne mi?

Ödev: Mucize nasıl yapılıyor öğren! Tanıdımadığın 3 kişiye mucize yap.

Afacan cücenin cepleri tohumlarla dolu.

A aaa!
Tohumun mucizeyle ne ilgisi var diyenleri duyuyorum. O zaman takılalım bir tohumun peşine.

tohumnedirBir küçük tohum bazen bir daldan düşer, bazen rüzgarla uzaklardan gelir, bazen bir kuşun gagasıyla taşınır başka başka yerlere. Ve düşer toprağa.

Ne olduğunu bilmediğiniz küçücük bir tohum. Tohum önce toprağın içinde sessizce bekler. Kendini hazırlar yeni bir yaşama, yeni bir başlangıca. Üstüne karlar ve yağmurlar yağar. Bir saksıda onu heyecanla bekleyen biri vardır bazen. Ve vakti geldiğinde; tüm güzelliğiyle yeryüzünde boy verir tohum. İlk merhaba ve ilk filiz, boy atma telaşı, ilk yapraklar. Kimi yapraklanır, allanır, morlanır, çiçek açar. Kimi dallanır, budaklanır, meyve verir, gölge olur, rüzgarda uğultu olur. Her şeyi işte küçücük bir tohum içinde saklar. Tıpkı küçük bir çocuğun sakladıkları gibi…

Bir tohum dünyadaki en büyük mucizelerden birini anlatır dinlemeyi bilene.Tohum kök salmayı, büyümeyi, dönüşmeyi, var olduğu yeri güzelleştirmeyi anlatır. Bir tohum topraktan, güneşten, sudan ne alıyorsa  daha fazlasını verir doğaya, insana, yaşama. O yüzden tohum hep tüketmeye alışanların unuttuğu bir şeyi de anlatır, duymayı bilenlere.

Kendime Not: Hep konuşursak sessiz olanları duyamayız. Duymak için susmayı öğren!

İşte Afacan Cücemizin cepleri bu küçük mucizelerle dolu. Cüce biliyor ki yeryüzünün ve gök yüzünün güzelleşmesi için gerekli mucizeyi sağlayacak her şey bir tohumda saklıdır.

Afacan cüce, bahçeleri, dağları, balkonları dolaşır. Nerede küçük bir toprak parçası görse içine hemen bir tohum koyar ve kendi mucizesini gerçekleştirmesi için ona şans diler. İşte balkonunuzda sizin dikmemenize rağmen bitiveren çiçekler, yol kenarlarında boy vermiş,  dağ başlarında tek başına serpilmiş o ağaçlar hep bu afacan cücenin işi.

Afacan cüce bunları sabah çok erken saatlerde yapar. Yeterince erken kalkarsanız ve ona yer açmışsanız ve de mucizelere inanıyorsanız, belki karşılaşırsınız onunla, ektiği tohuma birlikte şans diler mucizesine birlikte tanık olursunuz.

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Farklılıklar Üstüne Çocuk Kitapları

Sınıfınızda mülteci var mı sorusuna bir öğrenci “hayır bizim sınıfta herkes çocuk cevabını” verdi. Öte yandan dünyanın her yerinde yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yeniden yükseliyor.  Ayrımcılık, tek tipleştirme, farklılıkların dışlanması içinde yetiştiğimiz toplumda öğrendiğimiz davranış biçimleri. Oysa tersine bir dünya için farklı çocuk kitapları mevcut.

Farklılık, dışlanma, ayrımcılık gibi  konuları çocuklarla konuşmaya olanak verecek kitaplardan bir kaçı şöyle:

Mantovanin_Cuceleri-22831- Mantova’nın Cüceleri

Mantova’nın Cüceleri bir zamanlar sarayda kral ve ailesini eğlendirmek için yaşayan cücelerin başkaldırış hikayesini anlatıyor. Günün birinde cüceler cüce oldukları için gördükleri muameleden çok sıkılırlar. Cücelikten kurtulmak için de cüce evlerinden çıkar ve istedikleri işleri yapmaya başlarlar ve fark ederler ki cüce evlerinden çıktıktan sonra daha az cücedirler ve daha güçlüdürler.
Montava’nın Cüceleri bir güçlenme kalıpları ve rolleri yıkma masalı.

Yazar: Gianni Rodari
Yayınevi: YKY
Yaş: 3-6

 

0000000414419-12- Pezzettino

Pezzetino, İtalyanca zerrecik anlamında kullanılıyor. Hikaye de ise herkesin çok önemli ve büyük  işler yaptığı dünyada küçük Pezzetino’nun ait olduğu bütünü bulma çabasını ve aslında kendi bütünlüğünü keşfedişi anlatılıyor.

Kitap çocuklara yönelik ayrımcılık, çocukların kendi potansiyellerinin görülmesi konularında kullanılabilecek oldukça iyi bir felsefi metin niteliğinde.

Yazar: Leo Lionni
Yayınevi: Elma Çocuk
Yaş: 3-6

 

738450_23- Kısa Kulaklı Tavşancık

Tavşanlar uzun kulaklarıyla bilinirler oysa bizim tavşancığın kulakları kısacık. Tavşancığın arzusu herkes gibi uzun kulaklı olmak. Bunun içinde elinden geleni yapıyor. Denemeleri ise oldukça radikal ve eğlenceli.

Kitap farklılıklar üstüne konuşmak için keyifli bir kaynak.

Yazar:Julia Liu
Yayınevi: YKY
Yaş: 3-6

 

0000000414889-14- Akkuzu Karakuzu

Tüm koyunların ak olduğu bir sürüde doğmuş kara bir kuzu ve tüm koyunların kara olduğu bir sürüde doğmuş ak bir kuzu. İkisi de sürülerinden farklı oldukları için dışlandılar ve kendilerine benzerleri bulmak için yola çıktılar. Sonunda herkesin birbirine benzediği değil kimsenin birbirine benzemediği bir sürü buldular. Buldukları sürü  ise gök kuşağı renginde.

Kitap farklılıklarla bir arada yaşamak ve toplum nasıl olmalı gibi  sorular eşliğinde okunabilir.

Yazar: Stefano Bordiglioni
Yayınevi: Can
Yaş: +5

 

0000000270132-15- Kanatlı Kediler Masalı

Günün birinde bir sokak kedisi 4 yavru dünyaya getirdi ancak yavrular ne kendisine ne de diğer yavrulara benzemiyordu. Yavruların kanatları vardı. Onlar uçabilen yavrulardı ancak farklılıklarıyla şehirde yaşamaları mümkün değildi. Bu yüzden yavrular kırlara,  insanların onları rahatsız etmeyeceği yerlere yolculuk etmek zorunda kaldılar. Seride yer alan kitaplar yavruların yolculuklarını, insanlarla ve diğer canlılarla kurdukları ilişkileri ve şehre geri dönüşlerini anlatıyor.
Dört kitaptan oluşan seri farklı olmak, kentsel dönüşüm, sahiplenmek ve özgürlük gibi bir çok kavramı ele alıyor.

Yazar: Ursula K. Leguin
Yayınevi: Günışığı
Yaş: +7

 

735967_26- Farklı Ama Aynı

Keçi sürüsünde dünyaya gelen küçük oğlağın ön ayakları çok güçsüzdü bu yüzden yürüyemiyor ve diğer oğlakların oyunlarına dahil olamıyordu. Çoban ise bu soruna bir çözüm bularak oğlağın koşup oynaması için bir araç geliştirdi. Böylece oğlak arkadaşlarına gönlünce dahil olabildi.

Farklı ama Aynı, engellilik ve engellilere yönelik ayrımcılık konusunu konuşmak için oldukça uygun.

Yazar: Feridun Oral
Yayınevi: YKY
Yaş: 3-6

 

danssevenhipo-800x8007- Dans Etmesini Seven Hipopotam

Hipopotam dans etmesini çok seviyor ancak arkadaşları onunla bir hipopotam dans etmez diye dalga geçiyordu. Bizim hipopotam da gizli gizli dans ediyordu.

Kitap kalıplar ve roller üstüne eğlenceli ve danslı!

Yazar: Şükran Oğuzkan
Yayınevi: Kök
Yaş: 3-6

 

0000000709418-18- Suyu Sevmeyen Krokodil

Krokodil kardeşler Margo, Marlon, Mörvin, Marvin, Mörfi  suyu çok seviyordu ama kardeşleri Arnıld sudan nefret ediyordu. Onun farklı zevkleri, istekleri vardı. Onu suya sokmak için çok uğraştılar ama günün sonunda Arnıld’ın farklı olduğunu kabul ettiler.

Suyu Sevmeyen Krokodil, kalıpların dışında olmak ve farklı bir yaşamı tercih etmek üstüne.

Yazar: Gemma Merino
Yayınevi: Pearson
Yaş: 3-6

 

0000000243616-19- Sadece Mor Rengi Seven Kral

Ülkelerin birinde sadece mor rengi seven ve mor renk dışında ne bir duvarın boyanmasına ne de bir çiçeğin yetişmesine izin vermeyen bir kral yaşarmış. Ama doğaya baskı yapmak ne mümkün! Rüzgarla gelen birkaç tohum, kralın keyfini kaçıracak güzel renkler katarmış bahçelere.

Sadece Mor Rengi Seven Kral, zor kullanmak ve tek tipleştirmek ve buna karşı mücadeleyi anlatıyor.

Yazar: İsmail Kaya
Yayınevi: Kök
Yaş: 3-6

 

0000000360123-110- Sakız Cinleri

Sakız Cinleri büyülü bir zamandan sesleniyor. Hem de tüm çocukların rengarenk bisikletlerinin olduğu  bir dönemden. Demirkazık adlı bir köyde büyük bir sakız ağacı varmış ve tüm çocuklar bisikletlerini  buraya bırakır sakız cinleri bisikletlere bakar pırıldamalarını sağlarlarmış. Günün birinde bu yere Burcu ve annesi gelmiş. Burcu’nun bir bisikleti yokmuş. Bisikleti olmadığı için bir türlü oyunlara dahil olamamış, hırpalanmış ve hastalanmış. Sakız ağacının cinleri hem küçük kıza bir bisiklet yapmış hem de onu iyi etmişler. Ancak kızın hastalanması aynı zamanda büyünün de sonu olmuş.

Sakız Cinleri, dışlamanın bozduğu büyüler üstüne tılsımlı bir öykü sunuyor.

Yazar: Alkım Yaka
Yayınevi: KÖK
Yaş: +5

 

0000000609268-1.jpg11- Sevgi Canavarı

Sevgi canavarı çok sevecen, ancak sevimlilik dünyasında bir yeri yok. Zira herkes tüylü ve sevimli hayvanları seviyor. O da kendine benzeyen birilerini bulmak için yollara düşüyor.

Sevgi Canavarı farklı olanın dışlanması üzerine.

Ayrıca sevgi Canavarı serisinin diğer iki kitabı Son Çikolata paylaşmak ve Mükemmel Hediye ise tüketim meselesini oldukça farklı biçimde ele alıyor.

Yazar: Rachel Bright
Yayınevi: 1001 Çiçek
Yaş: 3-6

 

0000000695917-112- Seslerin Perisi Işık

Seslerin Perisi Işık, renkleri, sesleri, kokuları, notaları tanıyan onlarla dans eden, beyaz değneği ile arkadaşlarına büyüler yapan görme engelli bir kız çocuğu. Kitap Işık’ın engelli yüzden ayrımcılığa uğrayışını ve arkadaşlarının öğretmenleri sayesinde Işık’ın dünyasını anlamaya başlamalarını anlatıyor.

Yazar: Yota K. Alexandrou, Effie Lada
Yayınevi: Kuraldışı Çocuk
Yaş: +3

 

 

 

0000000669968-113- Hayta

Hayta Venezuela sokaklarından bir yoksulluk hikayesi anlatıyor. Hayta yoksul olduğu için çoğunlukla aç, ayağında ayakkabısı olmadan sokaklardadır. Bu yüzden de kimse ona adıyla seslenmez, o herkes için “Hayta”dır. Kitap yoksulluk sebebiyle yaftalanma, çocuk çetelerinde kaybolma ve müzikle yeniden var olma ve bir isme sahip olma hikayesi. Simon Bolivar Orkestrası müzisyenlerinin gerçek öykülerine dayanan kitap en temel ayrımcılık türlerinden biri olan yoksulluğu ele alıyor.

 

Yazar: Angeliki Darlasi
Yayınevi: Kuraldışı Çocuk
Yaş: +7

 

0000000392015-114- Köpekler Bale Yapmaz

İnsanlar bir çok kalıp düşünceye sahipler ve bu kalıplar bir çoklarımızın istediklerini hayallerini yapmalarına engel oluyor. Buradaki mağdurumuz da bir köpek. O diğer köpeklere benzemiyor, müziği ve dansı seviyor ancak insanlar onun dans etme çabasını küçümsüyor. Köpeğimizin kalıplara karşı dans etme mücadelesi!

Yazar: Anna Kemp
Yayınevi: Pearson
Yaş:3-6

 

0000000392014-114- Gergedanlar Krep Yemez

Yetişkinlerin ciddi dünyası ve gerçekler dünyası her zaman örtüşmüyor. Evde krep seven bir gergedan var ve maalesef Begüm’ün anne babası bunun bir hayal olduğunu zannediyor. Kalıp yargılar çocukları duymanızı ve onları anlamanızı engelleyebilir. Bu yüzden çok tehlikelidir.

Yazar: Anna Kemp
Yayınevi: Pearson
Yaş: 3-6

15941012_1791351707795034_414014812545725807_n.jpg
15- Barış’ın Gezintisi

Tübitak’tan Otizm Hakkında Bir Öykü. Öykü otizmli Barış ve ablalarının parktaki gezintisi eşliğinde otizme ve otizmli bireylerin etrafını nasıl algıladığına dair bilgiler paylaşıyor. Kitap hem akranları, hem ebeveynler için otizmli bireyleri anlamak için iyi bir kaynak.

Yazar: LaurieLears
Yayınevi: Tubitak
Yaş: 7+

 

Derleme SolFaSol Eylül sayısı için yapılmıştır.
Derleyen: Hatice Kapusuz

Daha fazla çocuk kitabı için: Evvel Zaman Kitaplığı

 

15941012_1791351707795034_414014812545725807_n.jpg

4 Yorum

Filed under çocuk, masal