Category Archives: mücadele tarihinden

GECELERİ DE, SOKAKLARI DA, MEYDANLARI DA İSTİYORUZ!*

ist-08-03-2015-gece-yuruyusu-34-620x411Gündüz Vassaf “Cehenneme Övgü”[1] adlı kitabında gece ve gündüz arasındaki ayrışmadan bahseder ve bunu alaşağı edilmesi gereken bir durum olarak sunar. Gece ve gündüz Vassaf için birbirini tamamlayan bir döngünün parçası değil aksine zıt iki unsurdur. Gündüz; yasallığın ve meşruluğun alanıdır, aynı zamanda tek düze, sıkıcı ve totaliterdir. Gece ise yasadışı, gayri meşru olanın aynı zamanda totaliter olana baş kaldırılan zamanıdır. Vassaf’a göre gündüz makbul ve makul işlerin yapıldığı zamana tekabül ederken, gece eğlencenin, zevk verici olanın, doğru ve ahlaki kabul edilmeyenin yapıldığı zamana denk gelir. Benzeri bir tersine çevirmeyi cennet ve cehennem arasında da yaparak cehennemi özgür ruhun meskeni olarak sunar.

Bu tersine çevirmenin bizim için anlamı, sorgulanamaz, genel geçer olarak varsaydığımız bazı kabulleri yeniden gözden geçirmemize bir kapı açmasıdır. Genel kabullerin yerli yerine oturttuğu birçok düzen bileşeninin ne kadar demokratik veya totaliter, özgürlükçü veya baskıcı, içerici veya dışlayıcı ve hakikatli olduğunu sorgulamaya açılan bir kapı.  Zira gündelik hayatımız bir sürü kabul ve ön kabulle kategorize ettiğimiz pek çok unsur üzerine kurulu: her sabah kalkıp işe gitmek, yaşı gelince evlenip çocuk sahibi olmak, makul ve makbul vatandaşlar olmak gibi… Birçok şeyin, hakikatte ne olduklarından bağımsız bir değer sistemi içinde bir yere konduğu ve buna göre bir muameleye maruz bırakıldığı açık. Bu yazının derdi kent ve mekânın cinsiyeti üzerinden bu kabullere ve onlara yüklenen değerlere bir miktar bakabilmek. Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under kadın, mücadele tarihinden

Türkiye’de İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ VE GÖNÜLLÜLÜK*

Geçtiğimiz yüzyıl dünyada insan hakkı ihlallerinin görünüm değiştirdiği ama yoğunluk yitirmeden devam ettiği bir yüzyıl olarak tarihteki yerini aldı. Bu miras 21. yüzyıla devredildi. Savaş suçları, yoksulluk, çocuk istismarı, ayrımcılık, ırkçılık, insan ticareti ve zorunlu göçler geçen yüzyılın birçok sorunlu alanından sadece birkaç tanesi.

Dünya üzerinde yaşayan insanların maruz kaldıkları ihlaller insan hakları gönüllüleri/aktivistleri için mücadele edilmesi, değiştirilmesi, dönüştürülmesi, iyileştirilmesi gereken birçok başlık ve konu yaratmaya devam ediyor. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de insan hakları gönüllü ve aktivistleri insan onuruna yakışır bir hayat, daha iyi bir toplum, demokratik bir düzen idealiyle çalışıyor ve mücadele ediyorlar. Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under mücadele tarihinden

Gezi’den Umuda İnce Bir Yol Gider!*

“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim”  demişti Ulrike Meinhof. Öfkeli olmaktan güçlü olan bir duygu varsa o da umut! İkisi arasında da yadsınamaz bir bağ var elbette.

Geçtiğimiz 30 yıla damgasını vuran umutların ve hayallerin bir darbenin kanlı elleriyle boğulmasının ardından öfkelerin korkulara, korkuların da hayat kaygılarına evrilmesiydi herhalde. Doğan her çocuğun kodlarına bunlar ev sohbetlerinde, sokak aralarında ve medya görüntüleriyle yerleşti. Böyle yetişti bir kuşak.

Umut edebilenler ve umutlarını kaygılarına teslim etmiş olanlar arasına korkunç duvarlar inşa edildi. Bazı kampüslerin, umudu var etmeye çalışan hanelerin duvarıyla çevriliydi umut. Ne zaman kamusallaşsa ya bir duvar, ya parmaklık ya da ekranın ardındaydı birçokları için.

Tüm toplumsal analizler uzun uzun sorunlar tanımlayıp, değişim için… diye başlayan temenniler ve önerilerle bitiyordu. Sürekli yeni yollar, yöntemler aranıyordu. Elbette bir çoğu çok kıymetli fikirler sundu, kafalarımızda pencereler açtı. Ama o arzulamak, ilke edinmek ve umut edebilmek arasındaki mesafe son yıllarda gitgide açılmıştı.

Bunu yarım bıraktığım bir çok yazım olduğunu fark ettiğimde yeniden anladım. Bir kızgınlıkla, ya da can sıkıntısıyla başlamış değerlendirme yazıları, toplum, insan ilişkileri, korkular üzerine. Genel tonları umutsuz ve ağır. Tamamlamak için döndüğümde, tamamlamama engel bir duygu buldum içimde. Mevcut olan ne kadar zor ve baskıcı olsa da daha umutlu bitirebiliriz cümlelerimizi artık. Mevcut olanı değişebilir bir durum olarak resmetmek ve farklı görmek daha mümkün.

14h

Pek tabii ki bu umudun kaynağında Gezi Parkı var. Bu yüzden de bu durumun müsebbibi olan Gezi Parkı olaylarıyla başlayıp ülkeye yayılan tüm eylemlilikler çok kıymetli. Kıymeti de en çok insanların aradığını birbirlerinde bulmasından geliyor.  Umutların bir lidere, orduya, Allah’a, mehdiye havale edilmediği, herkesin birbirine umut olduğu bir süreç.

Tam da bu kadar senle, benle ilgili olduğu için büyük teorilerle Gezi üzerine büyük harfli analizler yapılmasından pek hazzetmiyorum. Belki on yıl sonra ama bugün değil. Herkesin umudunun ve deneyiminin çok kıymetli olduğu bir süreç, içinde olduğumuz.  Hareketin kendisinin ve içindeki herkesin söyleyeceği çok kıymetli sözler var. Badio’nun söylediği gibi, toplumsal hareketlere öğretmen olmak yerine, onların onların öğrencisi olmalıyız. Zira herkesin birbirine öğrettiği bu öğrenme süreci aynı dili konuşmamızı mümkün kılabilir.

Aynı dili konuşmanın kapısını araladığı değer elbette dayanışma. LGBTT onur haftasının  bu yıl Avrupa’daki en kalabalık yürüyüşle sonuçlanması, 2 temmuz Madımak anmasının tüm yıllardan daha kalabalık olması tam olarak da bunun sonucu. Acının dilinin Taksim’de, Lice’de, Ankara’da, Hatay’da aynılaşması için bir umudun doğması, kaç acı için bir çaredir kim bilir.

Sonunda neye evrilirse evrilsin artık herkes 28 Mayıs’tan önceki düşünce kalıplarından uzak. Bir iktidarın ilmek ilmek içimize yerleştirdiği değer ve algılar eski gücünü kaybediyor. Eski cümleleri kurmak içimizden gelmiyor, sokaklar ve duvarlar da aynı değil ne kadar duvar yazılarını silmeye çalışsalar da!

*yazı aynı zamanda Radikal Blog’dada yayınlanmıştır.

 

Yorum bırakın

Filed under devletlüler, mücadele tarihinden

takvimlerden günler değil acı dökülür bu memlekette…

Yaşamak görevdir yangın yerinde
Yaşamak insan kalarak.

Ataol Behramoğlu
yanan_agac_nettekeyif.netBir takvimin her yaprağına, bir toprağın her karışına acı ve keder düşer mi bir ülkede?

Kelimelerle anlatamadığımız, karabasan gibi üstümüze çöken acılar….

Sivas’ta yakılanlar, Çorum’da katledilenler, tarım makinelerinde öldürülen Kürtler, asit kuyuları, domuz bağıyla öldürülenler, maden ocaklarında güzel ölenler! Tuzla’da kobay olarak kullanılanlar,  yok sayılanlar,  ceza evlerinde yok edilenler, cezaevlerinde yaşından büyük acılara teslim edilen çocuklar,  açlıktan ölen bebekler, çocuğunu doyuramadığı için kendi hayatından vazgeçen anne babalar, sokak ortasında öldürülen kadınlar, sevgisizlikten sokağa sığınan çocuklar, nefret cinayetlerinde lime lime edilen eş cinseller ve translar…

Bir takvimin her yaprağına, bir toprağın her karışına acı ve keder düşer mi bir ülkede?

Hal böyleyken o ülke sevilebilir mi?

Yaşamaya devam edilebilir mi?

her şeye rağmen…

Bir umut telaşı yaşadığımız! Umut devşirmek için satır aralarından didiniyoruz. Dost sohbetlerinde insanlığı, vicdanı yaşatmak için birbirimiz ses ve nefes olmaya çalışıyoruz.

Televizyonlarda ve gazetelerdeki köşelerinde  insanlığı öldürürken onlar, izleyicileri alkışlarken, adaletin ölümü hayırlı olsunken; ölmemek için vicdansızların arasında, güç alıyoruz dostlarımızın gözlerindeki ışıktan.

Düşersek o kaldıracak bizi. Yitip giden bir insan için yaşlar dökülecek o gözlerden kim olduğunu sorgulamadan. Yitenin sadece insan olduğu dökülecek dudaklarından. Bunu bilmekle huzur buluyor bir nebze  göğüs kafesimizdeki o kasvetli  acılar.

Sırf o düşerse el uzatabilmek için var ediyoruz kendimizi, yan yana yürüyebilmek ve birlikte şarkı söyleyebilmek için.

Ben söyleyemem belki ama çok güzel dinlerim….

Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under mücadele tarihinden, zoon politikon

ODTÜ öğrenci topluluklarından

’Bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz’

başkaldırıTaksim gezi parkının yıkılıp yerine AVM yapılmasına ve kapitalizme karşı başlayan direniş, polisin sert müdahalesi ve ardından diğer illere sıçramasıyla daha genel bir özgürlük mücadelesine evrildi. Bu noktada Türkiyenin dört bir yanında direnen ve eylemler yapan halk, sorunun sadece gezi parkı olmadığının kanıtı oldu.

Peki neden direniyoruz? Kürtaj yasağından, alkol yasaklarına; miting alanlarının işçilere-devrimcilere kapatılmasından, 3. köprüye ve ismine; barınma hakkının hiçe sayılmasından, polis şiddetine; halkların ötekileştirilmesinden, cinsel yönelimlerin yok sayılmasına; doğaya ve yaşama açılan savaşdan, üniversitenin bilim yerine sermayeye hizmet ediyor oluşuna; halkın taleplerine rağmen eşit-parasız-anadilde eğitimin inatla sağlanmıyor oluşundan, eğitim ve diğer birçok konudaki gelişigüzel düzenlemelere; Roboski’deki, Reyhanlı’daki katliamlara; Ortadoğuda emperyalist savaş çığırtkanlığına ve saymakla bitmeyecek benzeriyle birlikte on yıllardır biriken halka yönelik diktaya karşı direniyoruz.

Biz yan yana gelip çoğaldıkça,iktidar açıklamalarıyla bizleri provakatör ve barışçıl eylemciler olarak bölmekte aradı kurtuluşunu. Biliyorlar ki birlikte, tek başına olduğumuzdan çok daha güçlüyüz. Biz biliyoruz ki, alanlardaki barışçıl eylemler, onları koruyan barikatlar olmadan, gaz bombalarını bertaraf edenler olmadan, polis şiddetine karşılık verenler olmadan devam ettirilemez. Savunma sanayi adı altında saldırı araçları kullananlardan farkımız, barikatların gerçekten savunma amaçlı olmasıdır.

Devlet bizi provakatörler diye yaftalayarak ayırmaya çalışırken, biz birbirimizi ötekileştirmemek için bütün halkların, farklı cinsiyet kimlikleri ve yönelimlere sahip olanların, farklı inançları olanların, seks işçilerininde aramızda olduğunu ve bizimle direndikleirni unutmamalıyız.

Sokakların özgürlüğünü soludukça, özgürleşiyoruz. İstersek dünyayı değiştirebileceğimizi öğreniyoruz. Şimdi korkularımızı kırıp haykırıyor ve sesimizi duyuruyoruz. Herkesi direnişi büyütmeye davet ediyoruz.

ODTÜ Öğrencileri

Yorum bırakın

Filed under öğrenci ve gençlik, devletlüler, mücadele tarihinden