Kırmızı Ayakkabılar*

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış. Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş. Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.the_wild_within_edited-1.jpg

Bir gün paçavralar içinde ve kırmızı ayakkabılarıyla yoldan aşağı yorgun argın yürürken, yanında aniden yaldızlı bir at arabası durmuş. İçinde yaşlı bir kadın varmış. Onu eve götürüp kendi küçük kızıymış gibi davranacağını söylemiş.Böylece yaşlı zengin kadının evine gitmişler. Çocuğun saçları yıkanıp taranmış. Temiz beyaz iç çamaşırları, güzel bir yün elbise, beyaz çoraplar ve parlak siyah ayakkabılar verilmiş. Çocuk, eski giysilerini, özellikle de kırmızı ayakkabılarını sorduğunda, yaşlı kadın giysilerinin çok kirli ve ayakkabılarının çok gülünç olduğunu, bu yüzden onları ateşe attığını, orada yanarak kül olduklarını söylemiş.

Çocuk çok üzülmüş, çünkü çevresindeki bütün zenginliklere rağmen kendi elleriyle yaptığı basit kırmızı ayakkabılar ona en büyük mutluluğu veriyormuş. Şimdi hep uslu uslu oturmak, sekmeden yürümek ve kendisiyle konuşulmadan konuşmamak zorundaymış, ama yüreğinde gizli bir ateş yanmaya başlamış ve eski kırmızı ayakkabılarını her şeyden daha çok özlemeye devam ediyormuş.

Masumlar Günü’nde kilise topluluğuna kabul edilecek kadar büyüdüğünde, yaşlı kadın bu özel gün için hazırlanmış bir çift ayakkabı almak üzere onu yaşlı ve sakat bir ayakkabıcıya götürmüş. Ayakkabıcının sandığında, en güzel deriden yapılmış bir çift kırmızı ayakkabı duruyormuş; ayakkabılar adeta ışık saçıyormuş. Gerçi kırmızı ayakkabılar kilise için tam bir rezaletmiş, ama yalnızca yüreğindeki özlem ve açlıkla seçim yapan çocuk, kırmızı ayakkabıları seçmiş. Yaşlı kadının gözleri o kadar bozukmuş ki, ayakkabıların rengini görememiş ve parasını ödeyerek onları satın almış. Yaşlı ayakkabıcı çocuğa göz kırparak ayakkabıları paketlemiş.

Ertesi gün kilise üyeleri şaşkınlıkla çocuğun ayağındaki ayakkabıları süzüyormuş. Kırmızı ayakkabılar, parlatılmış elmalar gibi, yürek gibi, kırmızıyla yıkanmış erikler gibi parlıyormuş. Herkes bakakalmış; duvardaki ikonlar, hatta heykeller bile ayakkabıları uygun bulmadıklarını gösterir şekilde, bakakalmışlar. Ama kız, ayakkabıları her şeyden çok seviyormuş. Böylece papaz ses verip de koro uğuldadığı, org pompalandığı zaman çocuk hiçbir şeyin kırmızı ayakkabılarından daha güzel olmadığını düşünmüş.

Günün sonuna doğru yaşlı kadın, koruması altındaki çocuğun kırmızı ayakkabıları hakkında bilgilendirilmiş.” Asla, ama asla bu kırmızı ayakkabıları bir daha giyme!” diye tehdit etmiş yaşlı kadın. Ama ertesi pazar çocuk kırmızı ayakkabılarını siyahlara tercih etmekten kendini alamamış ve yaşlı kadınla küçük kız her zamanki gibi kiliseye doğru yola koyulmuşlar.

Kilisenin kapısında kolu askıda olan yaşlı bir asker varmış. Dar bir ceket giymiş ve kırmızı bir sakalı varmış. Saygıyla eğilmiş ve çocuğun ayakkabılarındaki tozu fırçalamak için izin istemiş. Çocuk ayağını uzatmış ve o da kızın ayak tabanlarını kaşındıran küçük bir dans şarkısı ritmiyle ayakkabıların altına hafifçe vurmuş. ”Dansa kalmayı unutma,” diye gülümsemiş ve göz kırpmış.

Herkes yine yan yan kızın kırmızı ayakkabılarına bakmış. Ama o kıpkırmızı, ahududu gibi, nar gibi parlak olan bu ayakkabıları o kadar çok seviyormuş ki, pek başka bir şey düşünemiyor, ayini de pek duyamıyormuş. Ayaklarını kah böyle, kah şöyle döndürüp kırmızı ayakkabılarına hayran olmakla o kadar meşgulmüş ki, koroya eşlik etmeyi unutmuş.

Yaşlı kadınla birlikte kiliseyi terk ederken yaralı asker bağırmış: “Ne kadar güzel dans eden ayakkabılar!” Sözleri kızın anında birkaç hızlı dönüş yapmasına neden olmuş.Ama bir kez hareket etmeye başlayan ayaklarını durduramayan kız, çiçek tarlalarından ve kilisenin köşesinden dans ederek geçmiş, öyle ki sanki kontrolünü tamamen yitirmiş gibi görünüyormuş. Bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da yol boyunca tarlalardan kendi kendine vals yaparak geçmiş.

Yaşlı kadının arabacısı oturduğu yerden atlayarak inmiş ve kızın peşinden koşmuş, onu yakalayarak tekrar arabaya getirmiş, ama kızın kırmızı ayakkabıların içindeki ayakları sanki hala yere basmıyormuş gibi havada dans etmeye devam ediyormuş. Yaşlı kadın ve arabacı, asılıp çekmişler, kırmızı ayakkabıları çıkarmaya çalışmışlar. Bütün şapkalar yere düşüp bacaklar tekmeler savururken, ortaya görülmeye değer bir manzara çıkmış, ama sonunda çocuğun ayakları sakinleşmiş.

FullSizeRender+8.jpg

Eve dönünce yaşlı kadın kırmızı ayakkabıları çıkararak bir rafın üstüne fırlatıp atmış ve kızı, onlara bir daha dokunmaması için uyarmış.Ama kız onları izleyip özlem duymaktan kendini alamamış. Ona göre bunlar hala, yeryüzündeki en güzel şeylermiş.

Çok geçmeden, kader bu ya, yaşlı kadın yatağa düşmüş ve doktor gider gitmez kız kırmızı ayakkabıların saklandığı odaya dalmış. Rafın üstünde, epey yükseklerde duran ayakkabıları süzmüş. Süzüşü daha uzun bir bakışa, uzun bakışı da güçlü bir arzuya dönüşmüş, o kadar büyük bir arzu ki, kız ayakkabıları raftan alıp, ayaklarına geçirmiş ve yaptığının hiçbir zararı olmayacağını düşünmüş. Ama ayakkabılar topuklarına ve ayak parmaklarına değer değmez, dans etme dürtüsüne yenik düşmüş.

Ve böylece dans ederek kapıdan çıkmış, merdivenlerden inmiş ve ardı ardına hızla önce bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da büyük, cesur bir vals dönüşü yapmış. Kız,  zafer duygusu içindeymiş ve sola doğru dans etmek isteyip de ayakkabılar sağa doğru dans etmekte ısrar edene kadar başının belada olduğunu kavramamış. Dönerek dans etmek istediğinde ise, ayakkabılar öne doğru dümdüz dans etmekte ısrar ediyormuş. Ve ayakkabılar kızı dans ettirirken, öteki tarafına dönmek yerine sağ tarafına, yola doğru dans etmişler ve onu çamurlu tarlalardan geçirerek karanlık ve kasvetli ormana doğru götürmüşler.

Orada bir ağaca dayanmış halde kırmızı sakallı, askıdaki kolu ve dar ceketiyle yaşlı asker duruyormuş.”Olur şey değil!” demiş. ”Ne güzel dans eden ayakkabılar!” Dehşete düşen kız, ayakkabıları çekerek çıkarmaya çalışmış, ama o asıldıkça, ayakkabılar ayaklarını daha sıkı kavramış. Bir ayağı üstünde zıplayarak ötekinden ayakkabıyı çıkarmaya çalışmış ama, yerdeki diğer ayağı bu durumda bile dans etmeyi sürdürüyor, elindeki ayak da dansın kendine düşen kısmını yapıyormuş.

Ve böylece dans etmiş, etmiş, etmiş… En yüksek tepelerde ve vadiler boyunca, yağmurda, karda ve gün ışığında dans etmiş. En karanlık gecede ve güneş doğarken dans etmiş ve alaca karanlıkta hala dans ediyormuş. Ama bu güzel bir dans ediş değilmiş. Korkunç bir dans edişmiş ve kız için dur durak yokmuş.

Dans ederek bir kilise avlusuna girmiş ve oradaki korkunç bir hayalet içeri girmesine izin vermemiş. Hayalet ona şu sözleri söylemiş: “Bir hayalete, hortlağa dönüşene kadar, bir deri bir kemik kalana kadar, dans eden bağırsakların dışında senden bir şey kalmayana kadar kırmızı ayakkabılar içinde dans edeceksin. Bütün köylerden kapı kapı dolaşıp dans ederek geçeceksin, her kapıya üç kez vuracaksın ve insanlar açıp baktıklarında seni görüp kendileri adına senin yazgından ürkecekler. Kırmızı ayakkabılar dans ettikçe sen de dans edeceksin.” Kız merhamet dilemiş, ama daha fazla yalvaramadan kırmızı ayakkabıları onu uzaklara götürmüş. Fundaların üstünde dans etmiş, akarsulardan geçmiş, çalılıklardan atlamış, hiç durmaksızın dans ederek eski evine gelmiş. Evde yas tutuluyormuş. Onu eve alan yaşlı kadının o yokken öldüğünü öğrenmiş. Ancak o dans etmeye devam etmiş; yapması gerektiği gibi, dans etmiş. Sefil bir bitkinlik ve dehşet içinde kasabanın celladının yaşadığı ormana kadar dans etmiş. Ve kızın eve yaklaştığını hisseden celladın duvarındaki balta titremeye başlamış.

Kapıda hala dans ederken bir yandan da cellada “Lütfen!” diye yalvarmış.” Lütfen ayakkabılarımı keserek çıkarın ve beni bu korkunç yazgıdan kurtarın.” Bunun üzerine cellat kırmızı ayakkabıların bantlarını baltasıyla kesmiş. Ama ayakkabılar hala ayağında duruyormuş. O zaman kız ağlayarak cellada, hayatının hiçbir değerinin olmadığını ve ayaklarını kesmesi gerektiğini söylemiş. Cellat da ayaklarını kesmiş. Ve içinde ayaklar olduğu halde kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam ederek ormana doğru uzaklaşmış, tepelere çıkmış ve gözden kaybolmuş. Kız artık zavallı bir sakatmış ve hayatını sürdürebilmesi için başkalarına hizmet etmesi gerekiyormuş ve bir daha asla, asla kırmızı ayakkabıları arzulamamış.

* Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından.

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor), kadın, masal

Cemre Masalı

hareketli-kis-resimleri2Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Eski zamanların birinde küçücük şirin bir kasaba varmış. Bu küçücük kasabada çeşit çeşit insan yaşarmış. Ama yılların birinde kış öyle çetin, öyle soğuk ve öyle uzun geçmiş ki artık canlarına tak etmiş.

Momo, Mori ve Mimi kıştan, soğuktan erken kararan ve geç aydınlanan havadan iyice sıkılmışlar.  Sonunda baharı aramaya karar vermişler. “Baharı bulup getirmeliyiz” demişler. Ama Momo, Mori ve Mimi aramaya nereden başlanır, bu bahar neye benzer kimle konuşmalı bilememişler. Mori bahar yeşildir, çiçeklidir, rengarenktir demiş; Mimi sıcaktır, hiç  kışa benzemez demiş.  Momo aklı karışıktır demiş, kah açar kah yağar… Ama ne olursa olsun nereden bulunur bilememişler. Mori demiş bir bilene soralım.

Mimi her soruya cevap verebilen öğretmenlerine sormuş.  Öğretmen mevsimler demiş. Yazın güneşini, sonbaharda dökülen yaprakları, kışın uykuya çekilen, baharda uyanan doğayı anlatmış. Hepsi sıralıdır, baharı bekleyin, o alınıp getirilemez demiş. Devam etmiş uzun uzun mevsimlerden, her mevsimin güzelliğinden bahsetmeye. Ama çocukların beklemeye niyeti yokmuş. Devam etmişler aramaya.

Mori gidip annesine sormuş.  Anne güneşten, günlerin uzamasından bahsetmiş. Günler kısayken kış olur, beklemelisin demiş. Mori cevabı hiç sevmemiş. Bu cevap baharı bulmasına yardım etmiyormuş.

Momo babasına gitmiş ve baharı nerede bulabileceklerini sormuş. Babası kışın aslında daha güzel olduğunu, yazın sıcağın çekilmez olduğunu söylemiş. Momo babasının söylediklerine şaşa kalmış.

Momo, Mori ve Mimi bir araya gelmişler aldıkları cevapları dökmüşler ortaya, başlamışlar tartışmaya. Mevsimler, güneş, zaman… Mevsimler, güneş, zaman… Cevapları alt alta üst üste koymuşlar onlara baharı getirecek bir başlangıç noktası bulamamışlar. Sonra Mori yaşlılar her şeyi bilir demiş.

Çocuklar koşa koşa kasabalarındaki en yaşlı kadınının kapısını çalmışlar. Kadın buyur etmiş çocukları. Dinlemiş, dinlemiş… kah gülmüş kah hak vermiş. Sonunda söze başlamış.
“Ah çocuklar çok haklısınız ama cemre havaya, suya, toprağa düşmeden bahar gelmez” demiş.
Çocuklar şaşkın, meraklı “Cemre mi?” diye sormuşlar.
“Evet” demiş yaşlı kadın. “Baharın gelmesi için Cemre’nin saklandığı yerden çıkması havaya, suya, toprağa  baharı müjdelemesi gerekir. O olmadan ne hava, ne su, ne de toprak ısınmaz, onlar ısınmadan da bahar gelmez.”demiş.
“Onu nereden bulabiliriz?” diye sormuş çocuklar.
“Cemre’nin, o küçük şirin ağaç cininin yuvasını badem ağacına yaptığı söylenir” demiş yaşlı kadın.” Ondandır ki ilk önce badem ağacı çiçeklenir, baharın haberini ilk o verir. Ama onu bulup ikna edebilir misiniz bilemem” demiş.
Momo, Mori, Mimi aldıkları cevaptan memnun koşa koşa tepedeki badem ağacının yanına Cemre ile konuşmaya gitmişler. Etrafında dolanmışlar, ses etmişler, ağacı dürtmüşler, ne ağaçtan ne Cemre’den ses yok!

kuru-agac-nasil-canlanir_646x340.jpgErtesi gün tekrar gitmişler, şarkılar söylemişler, türküler söylemişler cemreyi çağırmışlar. Cemre’den ses yok.

3. gün yine gitmişler ellerinden geleni yapmışlar, Cemre’yi göremeseler de dertlerini badem ağacına anlatmışlar. Ama yine elleri boş kalmış. Bu böyle tam yedi gün devam etmiş. 7. gün ise hiç beklemedikleri bir şey olmuş. Cemre; küçük ağaç cini, çocukların çağrısına dayanamayıp çıkmış oturmuş ağacın dalına biraz mahmur, biraz uyandırıldığına kızgın az da huysuz… Bazıları uykuları bölündüğünde öyle olur!

“Siz misiniz günlerdir beni ve ağacımı rahatsız edenler bakayım?” diye sormuş. Çocuklar mahcupça: “Rahatsız etmek değil de sizden yardım isteyecektik biz.”demişler.
Ondan yardım istenmesinin verdiği mağrurlukla yumuşamış minik ağaç cini. “Nedir benden isteğiniz” demiş. Çocuklar başlamışlar heyecanla anlatmaya, kışın zorluklarından baharı bulmaya kararlılıklarından bahsetmişler. Onu getirmek için ne kadar uğraştıklarını anlatmışlar.

3197224-bahar-yagmuru.jpgÇocuklar öyle içten öyle içten dertlenmişler, öyle içten istemişler ki ikna etmişler güzel ağaç cinini. Cemre o yıl erken çıkmış badem ağacından, henüz her yerde kar varmış ve hava buz gibiymiş. Tam 20 Şubatmış o gün. Önce havaya yükselmiş, kuşlarla uçup, onlarla dans etmiş, baharı fısıldamış kulaklarına. Bir bulutla uzun uzun muhabbetinin sonunda  yağmur olup denizlere dökülmüşler birlikte.

Denizlerde tam yedi gün balıklarla yüzmüş, onlarla denizler aşmış, balıklara baharın gelişini müjdelemiş. Yedi günün sonunda dalgalarla bir kıyıya vurmuş. Bir sekmiş iki sekmiş sonra toprağın derinliklerine dalmış. Tam yedi gün boyunca toprağın altında bekleyen tohumları cesaretlendirmiş, köklere cansuyu vermiş.

badem.jpgO günlerde badem ağacının çiçeklendiğini görenler bu kadar erken çiçeklenmesine pek şaşırmış. Badem ağacının çiçekleri heveslendirmiş diğer ağaçları da. Onu zerdali ağacının toz pembe çiçekleri, okul bahçesindeki leylaklar, bahçenin kenarındaki hanımeli, arka bahçedeki erik ağacı ve kiraz ağacının şarabi çiçekleri takip etmiş. Çiçeklerin kokusu sardıkça sokakları güneş de daha çok ısıtır olmuş insanların yorgun omuzlarını. Cemre sadece havaya, suya, toprağa düşmemiş insanların yüreklerine de düşmüş.

Sonra gökten dört elma düşmüş, biri Momo’nun başına, biri Mori’nin başına diğeri de Mimi’nin başına. Ne de olsa bahar onların sayesinde daha erken gelir olmuş. Aa elbette sonuncu da bu masalı okuyanın başına:)

 

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Nergis Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok eski zamanlarda karlar ve buzlar içinde çok çok soğuk bir ülke varmış.  Bu ülke öylesine soğukmuş ki insanların gülüşleri ve tebessümleri bile zamanla yok olmuş. Herkes alabildiğine ciddi ve kızgın bir yüz ifadesiyle yaşarmış bu ülkede. Yaşamının ilk yıllarında her şeye gülen insan yavruları da büyüdükçe gülmeyi unuturmuş. Her çocuk ciddi bir yetişkin olma hayaliyle büyür, büyüdükçe gülüşlerini bırakırmış.

Ancak gözden kaçmış kenar bir mahallede gülmeyi, gülümsemeyi unutmamış 12-13 yaşlarında bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun adı Momuk’muş. Momuk kendini bildi bileli yalnız yaşadığından ona ciddi olmayı öğreten de olmamış. Momuk doğanın içinde düşe kalka, kuşlarıyla, ağaçlarıyla sohbet ederek büyümüş. Momuk kuşun, bitkinin dilinden anlar, uzun soğuk gecelerde üşümesinler diye onları evine alır yemeğini onlarla paylaşırmış. Öyle pek bitkinin canlının yaşamadığı bu ülkede Momuk’un bir sürü hayvan dostu bir kaç da ağaç yoldaşı varmış.

12564-zimekli-kardelen-1288-950pxGünlerden bir gün Momuk sabah uyanıp dostlarıyla sohbet için bahçeye çıktığında çok sevdiği kayın ağacının altında henüz filizlenmekte olan bir kaç bitki görmüş. Heyecandan ne yapacağını şaşıran Momuk hemen gidip küçük filizlere selam vermiş. Filizler pek ses etmemiş ama sakin sakin dinlemişler Momuk’u. Momuk ardı ardına bir sürü soru sormuş bu yeni misafirlere. Nereden geldiniz? Ne zamandır buradasınız? Adınız ne? Meyve misiniz, sebze mi? Filizler yine ses etmemiş. Momuk soruları yanıtsız kalsa da ne yapacağını bilememiş sevinçten. Her gün sabah erkenden yeni filizlerin yanına gidiyor ne yapsam da sizi rahat ettirsem diyormuş. Filizler sessiz bir şekilde büyümeye devam ediyormuş.

Günler sonra filizler ardı ardına tomurcuklanmış. İlk kez bir çiçeğin tomurcuğunu gören Momuk’un içi içine sığmaz olmuş. Momuk’u zaten ciddiyetsiz bulan komşuları bu halini hepten anlamamışlar. Derken bir sabah Momuk hiç tanımadığı harika bir kokuyla uyanmış. İç ferahlatan hatta sarhoş edici bu güzel kokunun kaynağını anlamaya çalışırken bahçedeki filizlerin çiçek açtığını görmüş. Koşup yanlarına gittiğinde filizlerin onca zaman neden sustuğunu anlamış. Momuk hiç görmediği bu güzellik karşısında bir süre susup kalmış. Gördüğü ve duyduğu şeyin güzelliğini sessizce dinlemiş.

nergis-satan-yandi-2035Bu tazecik sonradan adının nergis olduğunu öğreneceğimiz çiçeklerin kokusu o kadar güçlüymüş ki tüm mahalleye yayılmış. Çiçeklerin açtığı günün akşamında bir tebessüm oluşmuş bazı evlerde. Ertesi sabah mutlu uyananlar olmuş. Bir kaç gün sonra iki arkadaş şakalaşırken görülmüş. Momuk tüm bu değişimin çiçeklerden kaynaklandığını anladıkça sevindiği kadar da kara kara düşünür olmuş. Nergisleri her yere götürmenin bir yolunu bulmak, daha fazla nergis yetiştirmek için gece gündüz düşünmüş durmuş. Bir tül kadar narin olan çiçeklere dokunmaya korktuğundan nasıl başlaması gerektiğini de bilemiyormuş.  Ancak günler geçtikçe nergisler solgunlaşmaya, boyunlarını bükmeye başlamışlar. Onlar boyunlarını büktükçe Momuk’un içini bir korku sarmış. Onun bu halini gören Nergislerden biri:
– Hey sevgili dostum üzülme bu kadar, yeniden dönmek için gidiyoruz.
Şaşkınlıkla bakmış ve çok güzelsiniz demiş Momuk biraz utangaçça. Siz geldiğinizden beri bu mahalledeki insanlar daha mutlu. Ama şimdi giderseniz yine gülmeyi unutacaklar. Yine o ciddi, sevimsiz mahalle olacak burası.
– Şimdilik vaktimiz doldu dostum, ama güç toplayıp tekrar geleceğiz gelecek yıl.
Ürkekçe sormuş Momuk.
– Acaba başkaları da gelir mi? Yani başka nergisler.
Biraz kırılgan ve alıngan bir edayla karşılık vermiş nergislerden diğeri:
– Neden istiyorsun başkalarını?
– Her yeri nergis kokusu sarsa kesin daha güzel bir ülke olurduk demiş Momuk üzgünce.
– Bu konuda sana yardım edebiliriz galiba. Biz uykuya çekildiğimizde toprağın içindeki kökümüzü al. Bir soğana benzer. Her parçası bir tohumdur. O parçalar kadar çiçek elde edebilir, kardeşlerimizi farklı yerlere ekebilirsin.
Momuk bu habere çok sevinmiş. Usulca veda edip nergis arkadaşlarına, yeni nergislerin düşüne dalmış.

b-312574-nergis_cicegi__cicekNergisler uykuya çekilince nergisin öğüdünü tutmuş Momuk. Öncelikle 2 yıl boyunca kendi bahçesinde nergis yetiştirmeye başlamış. Nergislerin dilinden, huyundan, suyundan ve de nazından anlar olmuş. Onlarla yatmış onlarla kalkmış, onlarla büyümüş.

Ülkenin geri kalanından farklı olarak nergislerin açtığı o yıllarda mahallede kış daha ılık geçmiş. Üçüncü yıl geldiğinde ise Momuk her gün cebine bir kaç tohum alıp yollara düşmüş. Sokaklar dolaşmış, şehrin ücra köşelerine gitmiş. Cebinde taşıdığı tohumları bahçelere, yol kenarlarına, unutulmuş patikalara ekmiş. Kışın ortasında, buz gibi günlerde tohumların filize dönmelerini beklemiş, onlara şarkılar mırıldanmış. Cesaret vermiş büyümeleri için.

Çiçekler boy verip açtıkça, kokuları nazlı nazlı şehirde yayıldıkça Momuk da çiçeklenmiş, Momuk da boy atmış. Sadece Momuk değil şehirdeki bir çok insan yıllar sonra tekrar gülmüş, eğlenmiş. İnsanlar güldükçe karlar erimiş. Şehrin sokaklarını dolduran soğuk ve kasvetli hava alıp başını gitmek zorunda kalmış. Yıllar sonra şehre bahar gelmiş. Şehirdeki bahar havası tüm ülkeye yayılmış. Gülmeyi unutmuş o çok ciddi insanların yaşadığı çok soğuk ülke unutulup gitmiş.

Gökten de üç elma düşmüş, biri bu masalı yazanın başına, biri masalı okuyanın başına diğeri de Momuk’un başına.

 

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Tersine Bir Çocuk Edebiyatı Yazarı: Leo Lionni

Modern devletin ortaya çıkışı aynı zamanda devletlerin sınırları içindeki vatandaşlarını “terbiyesini” doğurdu.  Adabı muaşeret kurallarından, aynı dilin aynı lehçesini konuşmaya, aynı normlarla hareket etmeye kadar birçok kalıplaştırma ve tek tipleştirme modern devletin temel gayelerinden biri oldu.  Tüm iktidarlar için benzeyen bir kitleyi yönetmek her zaman için daha kolaydır. Vatandaşı terbiye etmek, eğitim sistemi gibi yaygın araçlara sahip olan devletler için pek de zor olmayan bir iştir.

Elbette masallar, hikayeler ve halk anlatıları bu tek tipleştirmeden fazlasıyla etkilendiler.  Orijinal halk anlatıları sistemin değer yargıları ve normlarıyla dolduruldu. Günün sonunda da çalışmazsan aç kalırsın, parayı vermezsen düdüğü çalamazsın, iyi bir çocuk olmazsan cadı seni yer diyen anlatılarla birçok kuşak yetişti.

Günümüzde de çocuk kitaplarına bu anlayışın inanılmaz bir hâkimliği söz konusu. Ancak elbette tersine bir akışla yol alan birçok çocuk kitabı yazarı var. Leo Lionni de bu yazarlar arasında oldukça önemli bir yere sahip. Lionni adil dünya düşlerini çocuk kitaplarına zarif bir şekilde sığdıran bir yazar. Üstelik resimlerini de kendisi yapıyor. Birçok kitabı olan yazarın şuan Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Bu kitaplar, Frederick, Yeşil Kuyruklu Fare, Pezzetino ve Yüzyüz. Kitapların içerikleri ise kısaca şu şekilde:

 

e45ad4e8-a23b-47a2-865f-c177e12c3bb5Frederick:

Frederick yazın çalışmak yerine uzun kış geceleri için güneş ışığı, sıcaklık ve sözcük biriktiriyordu. Arkadaşları ise onun neden çalışmadığını veya ne biriktirdiğini anlamıyorlardı. Kış için erzak toplamaya devam ediyorlardı. Kış bastırınca yuvalarına çekildiler, yediler, içtiler. Ancak sonunda yiyecekleri bitti. O zaman Frederik’in biriktirdiği renklerle ve sözcüklerle bezenmiş hikayelerle ısınıp, sıcacık düşler kurdular.

Bize Ağustos Böceği ve Karınca hikayesinde çalışmazsak aç kalacağımız söylendi. Frederick ise başka bir şey söylüyor.  Freederick farklı üretim biçimlerinden, tembellik hakkından ve birlikte tüketmekten bahsediyor.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

 

27358fd7-1a6c-4def-a0e7-cf5b7af7f951Yeşil Kuyruklu Fare:

Fareler ormanda mutlu mesut ve huzurlu bir biçimde yaşıyorlardı. Ancak günün birinde şehirden gelen bir fare şehirdeki festivallerden bahsetti. Fareler bir festival yapmak için çok heyecanlandılar. Festivale hazırlandılar, süslendiler ve maskeler taktılar. Ancak festival bittiğinde maske taktıklarını unutmuş ve birbirlerine yabancılaşmış üstelik vahşileşmişlerdi.

Yeşil Kuyruklu Fare yabancılaşmanın en sade ve eğlenceli anlatımını sunuyor.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

19d8fb0d-613e-4658-89ae-9ea0c67b7bc9Pezzettino:

Pezzettino İtallyanca zerrecik anlamına geliyor.

Pezzettino herkesin çok büyük olduğu ve harika işler yaptığı bir dünyada yaşıyor. O kadar küçük ki büyük olmak ve harika işler yapmak için başka bir canlının parçası olmalıyım diye düşünüyor ve kimin parçası olduğunu bulmaya çalışıyor.  Arayışları Pezzetino’nun kendi bütünlüğünü ve potansiyelini keşfetmesiyle sonuçlanıyor.

Lionni, Pezzetino’da çocukları ve potansiyellerini anlatıyor.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

 

 

dde579c1-9c4e-442a-8aeb-16651c06bf8cYüzyüz:

Küçük kara bir balık olan Yüzyüz herkesten hızlı yüzüyor. Ancak tüm sürüsünü büyük bir balık yutunca yapayalnız kalıyor. Arkadaş bulmak için çıktığı yolda kendine benzeyen bir sürü buluyor. Ama bu sürü de büyük balıkların tehdidi altında. Sürü Yüzyüz’ün maharetiyle büyük bir balık gibi hareket etmeyi ve büyük balıklardan korunmayı keşfediyor.

Yüzyüz birlikte hareket etmek, dayanışmak ve örgütlenmek üstüne.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

 

 

Daha fazla çocuk kitabı için: Evvel zaman kitaplığı.

 

 

Yorum bırakın

Filed under çocuk

Sonbahar Masalı

dsc_1069

Sonbahar bir masaldır. Masalsı değil masal. İçinde yazdan kalma bir kaç damla güneş, yılın biriktirdiği hüzünler, yeni bir varoluştan bahseden kasımpatları, kendini güze saklamış ekşi elmalar, kışı dallarında bekleyen narlar, yeni hikayeler için yola düşmüş kıtalar denizler aşacak göçmen kuşlar hepsi sonbahardır. O yüzden masalda kalbinizi yumuşatan, heyecanlandıran ne varsa sonbaharda vardır.

Tabi bu yılların emeği, birikimi…

Çok çok eski zamanlarda ne sonbaharın ne de diğer mevsimlerin yaşanmadığı zamanlardan bahsedilir. Mevsimlerin olmadığı bu zamanlarda dünya sadece iki renkten oluşurmuş, siyah ve beyaz. Aydınlık ve karanlık. Renklerin olmadığı bu dünyada düşler, hayaller ve mucizeler de yokmuş. Herkes yapması gerekeni yapar, söylemesi gerekeni söyler, erken kalkar erken yatarmış. Renklerin olmadığı bu dünyada masallar, hikayeler ve şarkılar da yokmuş. Bir tek marş denen bir şey varmış her daim her yerde büyük bir ciddiyetle söylenirmiş bu marşlar. Ancak ne çiçekler, ne ay, ne de kuşlar üzerine yazılmış şiirler, şarkılar, oyunlar yokmuş.

Tam bir yokluk hali…

Günlerden bir gün dünyaya hep gri bir dumanın ardından biraz da kibirlice bakan güneş hapşırmış. Güneşin hapşırmasıyla birlikte her yere güneş damlaları saçılmış. Dünyaya pek pas vermeyen güneş bu saçılıp dağılma işine biraz bozulduysa da çok da belli etmemiş. Ama güneş damlalarının dünyanın ve galaksinin her yerine dağılmasını da engelleyememiş.

Bu damlaların büyükleri yıldız olmuş. Büyükçe başka  bir tanesi ay olmuş. Mini mini bir kaç güneş damlası bir su birikintisine düşmüş. Güneş damlalarının suya düşmesiyle birlikte suyun üstünde dalga dalga bir renk belirmiş. Suyun üstünde oluşan ve insanların daha sonra mavi adını verdikleri bu renk tüm sulara yayılmış. Mavi renk dağıldıkça  gök yüzündeki grilik mavileşmiş. Güneş damlaları çok sıcak olduğundan suya düşen damlalar sudan buharların çıkmasına neden olmuş. Buharlar yükselmiş, yükseldikçe birleşmiş ve ilk bulutları oluşturmuşlar, beyaz, kocaman bulutlar.

dikmen5Bulutlar çok uzun süre aynı gök yüzünde durmayı sevmez. Bulutlar hem gezmişler gökyüzünü, hem de gezdikleri yerlerde yağmur olup damla damla yer yüzüne düşmüşler. Bu gök ile yerin ilk buluşmalarında tabiat ana uyanmış. Her yeri mis gibi toprak kokuları sarmış. Tabiat ana gökten düşen bir kaç damla güneşin ardından tohumlar ekmiş, fidanlar büyütmüş, göğe uzanan serviler yetiştirmiş, uçsuz bucaksız kırlarda çiçekler açtırmış. Maviler, yeşilliklere dönüşmüş, yeşillikler renk renk çiçeğe bürünmüş. Doğanın renklenmesinin 100. gününde bülbül ilk şarkısını söylemiş güle. Bülbülün şarkısını duyan bir çocuk bir oyun uydurmuş aklından, toplamış arkadaşlarını başlamışlar oynamaya. Bir kadın görmüş çocukların oyununu. Tanık olmuş çocuk kahkahalarına. Çocukların neşesi, neşeli bir şarkıya dönüşmüş kadının dillinde. Kadının şarkısını duyan adam aşık olmuş kadına.

Bir marangoz yoldan geçerken tanık olmuş aşka. O günden sonra dünyanın en güzel renklerinden ahşap oyuncaklar yapmaya başlamış. Marangoz hayatı boyunca aşkla yapmış işini. Çocuklar aşkla yapılmış oyuncaklarla oynamışlar.

Sevgiden doğmuş en güzel masallar, şiirler, hikayeler. Hikayeleri, masalları ve şiirleri dinleyenler uykularında rengarenk düşler görmüş.

Düş hayatın kaynağıdır. Her kaynak gibi beslenmeye ihtiyaç duyar. Düşleri beslemek, yeni yeni düşler görmek için bazen durup dinlenmek, yenilenmek, silkinmek gerekir. Bu yüzden tabiat ana, her şeyi ile bolluk olan yazın bitiminde daha güzel düşleri doğurmak, iyiyi güzeli beslemek için uykuya yatar. Tabiat ana uykuya daldığında doğa da yavaş yavaş uykuya dalar.

Böylece sonbahar her şeyin başı ve sonu olarak doğar. Sonbahar önce tüm yorgunlukları, kırgınlıkları ve hüzünleri alır, onları hüznün sarısına, umudun yeşiline, arzunun kızılına boyar. Sonra onları usul usul toprağa emanet eder ki, toprak her zaman aldığını daha güzel eder de verir bahara. Sonbahar yeniden uyanmak için tabiatın uykuya dalışıdır, o yüzden en güzel düşler sonbaharda görülür. Sonbahar düştür, masaldır. Masalsı değil masaldır.

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Yediveren Böğürtlen

426212119_139440_10426176806458866833

Çocuk toprağa gömdü umudunu.
Sahipsiz bir sokakta, daha geçen gün bulmuştu,
Aldı, kimse kırmasın diye toprağa gömdü.

Çocuk yoksuldu.
Ayakları çıplaktı.
Ondan elleri ayakları tanırdı toprağı,
Tanırdı çetin sokakları.
Çocuk bir tek toprağa güvenebileceğini bilirdi.

Çocuk umudu toprağa gömdü.
Üç gün sonra bir sabah seheriyle,
Filizlendi çocuğun umudu.

Ancak bir çocuğun umudu bu kadar hızlı filizlenebilirdi.

Filiz, kış ayazlarında boy attı,
Filiz, soğuk bahar sabahlarında boy attı,
Filiz, ılık nisan günlerinde boy attı,
Filiz yaz güneşinde boy attı.

Ancak bir çocuğun umudu bu kadar hızlı büyüyebilirdi.

Filiz dallandı budaklandı,
Biraz dikenlendi.
Yediveren bir böğürtlen oldu.
Rengarenk iştah kabartan,
Ama ancak dalına konmayı bilen kuşlara lezzetini sunan.
Hoyratlıklara karşı dikenli ve direngen.

Çocuk umudunu gömdü toprağa.
Hiç bir şey bir çocuğun umudu kadar hızlı boy veremez,
Onun kadar direngen olamazdı.

Yorum bırakın

Filed under çağrışımlar, masal

Çınarın Hikayesi

jd

Kadın gömdü acısını toprağa,
Acı üç kış geçirdi toprağın altında,
Üç bahar üstünde ot bitmedi acının…
Üç kışın sonunda, bir filiz baş verdi topraktan.
Acının filizi; soğuk kar sularından göğe doğru serpildi.

Acı filiz verdi.
Ancak bir kadının acısı filiz verebilirdi.
Filiz her mevsim biraz daha büyüdü.
Bir filizden fidana,
Fidandan haşmetli bir ağaca döndü.

İşte kadının acısından türedi çınar ağacı.
Her mevsim başka bir renk.

Her mevsim heybetli.
Rengarenk ama çiçek açmayan bir ağaç türedi kadının acısından.

Oysa kadın gömseydi umudu,
Çiçeklenirdi, hanımeli olurdu,
Kokusu dolanırdı sokakları.

Kadın gömseydi sevgiyi;
Binbir renkli çiçeği meyveye dönerdi.

Kadın acısını gömdü toprağa.
Ve kadının acısı üç kışın sonunda filiz verdi.

Yorum bırakın

Filed under çağrışımlar