Tatilde çocuklar için kitap önerileri

Kitaplar görsel medyanın, bilgisayarların ve televizyonun sunduğu sınırları belli dünyanın ötesinde kapılar açar zihinlerimizde. Çünkü kitapların anlattığı dünyada özgür oluruz. O dünyayı istediğimiz gibi kurma, yaratma şansımız vardır her zaman. Bu yüzden çok küçük yaşlar itibariyle çocukların kitaplarla tanışması, ebeveynlerle birlikte kitap okuması hem gelişkin bir düş gücü ve yaratıcılık hem de etkileşim açısından çok önemli. Bu sebeple bir ebeveynin çocuğuyla birlikte kitap okuması sadece çocuk için değil yetişkinler için de oldukça besleyici deneyimler sunar.

Hazır günler uzamış, okullar tatil olmuşken bazı çocuk kitaplarını derledik.

Bu kitaplar çocuklar için olduğu kadar yetişkinler için de. Etrafınızdaki çocuklara bu kitapları hediye edebilir ama en önemlisi birlikte okuyabilirsiniz.

 

1- Çocuk Olmaya Hakkım Var
Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Oysa birçok çocuk, varoluşunun temel unsurları olan haklarının çeşitli sebeplerle ihlal edilebileceği bir dünyaya doğuyor. Hatta bu haklardan mahrum edilmiş olarak doğuyor. Yoksulluk ve savaş, çocukların haklarını ihlal eden koşulların başında geliyor.
Diğer yandan çocuğu henüz olmamış sayan, onu yetişkinliğe erişmeden bir özne olarak kabul etmeyen ve çocuğu geleceğe hapseden çocuk algısı, çocukların her gün çeşitli biçimlerde hak ihlallerine uğramalarına zemin hazırlıyor, onları görünmez kılıyor. Bu ihlaller bazen korumacı bazen de çocuğu gözardı eden bir anlayışla vücut bulabiliyor. Oysa çocuğu hakları olan bir özne olarak görmek ve haklarını bilmek, hem çocuklar için hem de çocuklara karşı sorumluluğu olan yetişkinler için daha iyi bir yaşamın ilk adımı.

Bu konuda yardımımıza Alain Serres tarafından yazılan, Aurelia Fronty tarafından resimlenen “Çocuk Olmaya Hakkım Var” kitabı koşuyor. Kitabı, hem çocuklar hem yetişkinler için haklar konusuna önemli bir temel kaynak olarak tanımlayabiliriz. Aurelia Fronty’nin çizimlerinin güzelliğini not edelim öncelikle. Alain Serres ise temel hakları en yalın haliyle cümlelere dökmüş ve sözü çocuklara bırakmış.

Yazar: Alain Serres
Yayınevi: YKY
Yaş: 5+

2- Ferdinand

Tüm boğalar Arena’daki gösterilere hazırlanıyordu. Ferdinand ise hiç oralı değildi. O itiş kakıştan ve dövüşten uzakta doğayı seyrediyordu. Oysa Ferdinand alabildiğine gösterişli ve güçlüydü ama gücünü kullanmak istemiyordu. Bu kadar güçlü bir boğanın Arena gösterilerine katılmaması olacak iş değildi.

Ancak istemese de tesadüfler Ferdinand’ı Arena dövüşlerine kadar taşıdı. Ferdinand 1937’de İspanya İç Savaşı döneminde yazılmış, barış ve şiddetsizliği konu edinen bir kitap. Özellikle şiddetin her yerde alabildiğine yükseldiği bu dönemde güç kullanımı, şiddet gibi konular üstüne düşünmek için de iyi bir fırsat sunuyor.

Yazar: Munro Leaf
Yayınevi: Engin Yayıncılık
Yaş: 7+

 

 

3- Ben’in Gemisi

Ben, denizleri ve gemileri çok severdi, günün birinde Giel ile birlikte harika bir maceraya yelken açacaklardı. Ama bir gün Ben karşıdan karşıya geçerken sağa bakmış ama sonra sola bakmayı unutmuştu (veya tam tersi), Ben ölmüştü. Artık hayallerini gerçekleştiremeyeceklerdi!
Ben’in mezarı evlerinin arka bahçesindeydi. Giel ve babası Ben’in hayallerindeki gibi mavi beyaz bir gemi yaptılar mezar taşı olarak. Giel abisini ne zaman özlese mavi beyaz geminin yanına gidiyordu…
Ama arka bahçede bir mezarın olması komşular için hiç de normal bir durum değildi ve bunun değişmesi için ellerinden geleni yapmaya kararlıydılar. Ama Giel’in babasının pes etmeye de Ben’in hayallerinden vaz geçmeye de hiç niyeti yoktu.
Peter Koolwijk’ten kayıplar ve kayıplarla baş etmek üzerine mizah ve macera dolu bir kitap.

Yazar: Peter Koolwijk
Yayınevi: Can Yayınları
Yaş: 9+

 

4- Aritmetik iyi Kuşlar Pekiyi

Cemal Süreya’dan “Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi”. Süreya, kitapta çocuklara bilgiçlik taslamadan her şeyi anlatmanın incelikleriyle küçük öykücükler iliştiriyor.

Çocuklar her şeyi anlar
Gökte lacivert ipek bir helikopter
Denizde bembeyaz bir gemi.
Kuş kanadı, dağlar, ovalar.

Yazar: Cemal Süreya
Yayınevi: YKY
Yaş: 7+

 

 

5- Kanatlı Kediler

Günün birinde bir sokak kedisi 4 yavru dünyaya getirdi ancak yavrular ne kendisine ne de diğer yavrulara benzemiyordu. Yavruların kanatları vardı. Onlar uçabilen yavrulardı ancak farklılıklarıyla şehirde yaşamaları mümkün değildi. Bu yüzden yavrular kırlara, insanların onları rahatsız etmeyeceği yerlere yolculuk etmek zorunda kaldılar. Seride yer alan kitaplar yavruların yolculuklarını, insanlarla ve diğer canlılarla kurdukları ilişkileri ve şehre geri dönüşlerini anlatıyor.
Dört kitaptan oluşan seri farklı olmak, kentsel dönüşüm, sahiplenmek ve özgürlük gibi birçok kavramı ele alıyor.

Yazar: Ursula K. Leguin
Yayınevi: Günışığı
Yaş: +7

 

6- Papağanın Diriliş Öyküsü

Kitap hayatını kaybeden bir papağan ve ardından yaşanan şiirsel olayları anlatıyor. Kitapta sevgi ve dayanışmanın hayatı yeniden yaratma gücüne nasıl dönüştüğünü ve papağanın geri dönüşünü okuyoruz. Kayıplar, sevgi ve dayanışma üzerine rengarenk ve şiirsel bir kitap.

Yazar: Eduardo Galeano
Yayınevi: Nesin Yayınevi
Yaş:+7

 

 

 

7- Vesta Linnea

Vesta Linnea serisinde “Canavar Anne – Ay ışığında – Linnea Uyu Artık – Linnea ve Köpeği – Vesta Linnea ve Çok Üzgün” kitapları var. Linnea’nın 5 kişilik ailesinde roller ve ilişkiler alışıldığın dışında ilerliyor. Üç kardeşin babaları ayrı örneğin veya anne bazen üzgün, bazen canavar(!).

Vesta Linnea kitapları alışılmışın dışında aileler ve ilişkiler olabileceğini anlatıyor.

Yazar: Tove Appelgren, Salla Savolainen
Yayınevi: Büyülüfener
Yaş: +7

 

 

8- Ronja Haydut Kızı

Pippi Uzunçorap’ın yazarı Astrid Lindgren’in bir diğer kitabı Ronja’da başrol asi bir kız çocuğunda.

Kitapta iki haydut çetesinin rekabeti arasında Ronja’nın doğa, hayat ve ailesine dair keşifleri, onlarla mücadeleleri ve rakip çetenin oğluyla kurduğu kardeşlik anlatılıyor. Kitap boyunca fonda ormanın ve ağaçların şarkıları, doğanın ihtişamı hep size eşlik ediyor.

Ronja’nın serüveni boyunca annesinin kızıyla kurduğu ilişki, şifacılığı, hayata karşı bilgeliği ise ışıldıyor, iç ısıtıyor. Özellikle onlu yaşlardaki çocuklar için Ronja bir kahraman adayı.

Yazar: Astrid Lindgren
Yayınevi: İthaki
Yaş: +8

 

 

9- Yolculuk

Francesca Sanna İtalya’da bir mülteci kampında tanıştığı kız çocuklarından yola çıkarak Yolculuk’ta savaşı ve göçü bir kız çocuğunun deneyimi ve gözlemleri üzerinden anlatıyor. Kitap savaşın yıkıcılığını ve göçün zorluklarını alabildiğine sade, yalın ve etkileyici bir dille ve çizimlerle anlatıyor. Özellikle göç ve savaşın yoğun bir şekilde yaşandığı coğrafyamızda yolculuk, savaş ve göç üstüne düşünmek için hem yetişkinler hem de çocuklar için oldukça uygun.
Kitaptan: “Gökyüzünde bizi takip ediyormuş gibi uçan kuşlara baktım. Kuşlar da aynı bizim gibi göç ediyorlardı. Onların yolculuğu da çok uzundu ama hiç sınır geçmek zorunda değillerdi.”

Yazar: Francesca Sanna
Yayınevi: Taze Kitap
Yaş: 7+

10- Kalemler

“Çocuklar insandır” diyen Yaşar Kemal’den çocuklar için “Kalemler”. Yaşar Kemal çocuk kitaplarında çocukları azımsayan bir yaklaşıma her zaman karşıydı. Kalemler’de ise bir çöplük ve yoksulluk hikayesi anlatılıyor.

Kalemler yoksul ve zenginlerin hiç karşılaşmadığı kentlerde yaşayan çocuklar için yoksulluk, adalet ve emek gibi kavramlarla tanışmak, şehir üzerine düşünmek için harika bir tatil hediyesi olabilir. Kitabın dili ve anlatımı oldukça sade.

Yazar: Yaşar Kemal
Yayınevi: YKY
Yaş: +7

 

 

 

11- Mürekkep İçiciler

Kitap okumayı sevmeyen çocuklar için kitapları sevmeyen Odilon’un maceraları. Babası kitapçı olan Odilon kitaplardan nefret ediyordu, her yerde kitapların olması ne kadar da saçmaydı. Kitapları atma önerisini kimse dinlemiyordu.

Ancak bir gün babasının dükkanına gelen vampitap tarafından ısırılınca her şey değişti. O artık bir Vampitaptı ve yaşamak için kitap mürekkebine muhtaçtı. Odilon o günden sonra ailesi, arkadaşları ve kitaplar içinde bir dizi serüven atılmak zorunda kaldı.

Yazar: Eric Sanvoisin
Yayınevi: 1001 Çiçek
Yaş: +7

 

 

12- Sakız Cinleri
 Sakız Cinleri büyülü bir zamandan sesleniyor bizlere. Hem de tüm çocukların rengarenk bisikletlerinin olduğu bir dönemden. Demirkazık adlı bir köyde büyük bir sakız ağacı varmış ve tüm çocuklar bisikletlerini buraya bırakır, sakız cinleri bisikletlere bakar, pırıldamalarını sağlarlarmış.

Günün birinde bu yere Burcu ve annesi gelmiş. Burcu’nun bir bisikleti yokmuş. Bisikleti olmadığı için bir türlü oyunlara dahil olamamış, hırpalanmış ve hastalanmış. Sakız ağacının cinleri hem küçük kıza bir bisiklet yapmış hem de onu iyi etmişler. Ancak kızın hastalanması aynı zamanda büyünün de sonu olmuş.

Sakız Cinleri, dışlamanın bozduğu büyüler üstüne tılsımlı bir öykü sunuyor.

Yazar: Alkım Yaka
Yayınevi: KÖK
Yaş: +5

 

 

 

13- Persephone: Kıştan Bahara Yolculuk

Persephone: Kıştan Bahara Yolculuk Yunan mitolojisinden bir öyküyü taşıyor okuyucuya. Aynı zamanda bir mevsim masalı olan kitap mitolojiyle tanışmak için ilk kitap niteliğinde.

Yazar: Sally Pomme Clayton
Çizer: Virginia Lee
Yayınevi: Mandolin
Yaş: 3+

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Kuyruklu Yıldız Masalı: Karanlıkta Görmek

Şimdi anlatacağım bu hikaye şehirlerde yıldızsız gecelerde yaşayan ama yıldızlara bakmayı ve yıldızların ışığını içinde taşımayı bırakmamış insanlar içindir. Hem küçükleredir, hem büyüklere. Hatırlatma mahiyetindedir.

Eskiler der ki; yok demesi, çok yemesi pek günahtır. Biri varı yok eder, diğeri toku aç eder.

İşte hikayelerin, masalların ve korkunç destanların kandil ışığında anlatıldığı o eski zamanlarda, evlerdeki ışık pek az gibiyse de aslında pek çokmuş. Görmeyi bilene.

Bu eski zamanlarda kandillerin zayıf ve titrek ışıklarını yüreklerdeki ışık parlatırmış. Yürekteki ışık az olanı çok edermiş, görünmeyeni görür, söylenmeyeni duyarmış.

Yüreklerdeki ışığın dışarıdaki ışıktan güçlü olduğu bu eski zamanlarda insanlar geceleri yıldızlara bakarlarmış. İnsanlar yıldızlarla konuşmayı onlardan akıl ve de fikir almayı bilir, yıldızların dilinden anlarlarmış. Çünkü göz ne kadar karanlıkta kalırsa ışığı görmeyi de karanlıkta yol bulmayı da o denli iyi bilirmiş. Böylece bu ışığın az, sözün çok olduğu gecelerde binlerce yıl ötesinden gelen yıldızların söylediklerini duymayı da öğrenmiş insanlar.

Yıldızlar insanlara kah yol göstermiş,
Kah ekim dikim zamanını söylemiş, kah fırtınaları haber etmiş.
İnsanlar yıldız haritaları çıkarmış.
O haritalarla yollar gitmiş, denizler aşmış.

Ama bu kadar değil elbette. Yıldızların bir mahareti daha varmış: gönülden geçeni gerçek etmek.

Bir yıldız eğer kayarken bir insana yakalanırsa, onu görenin gönlünden geçeni gerçek edermiş, ardında kalan tozlarını da yer yüzüne serpermiş.

Kadim bilgidir bunu herkes bilir.

Bazen kayan bu yıldızların ardından iri parçalar da düşermiş yer yüzüne. Bu parçalar da çocukların bahtına. Çocuklar nehirlerde, su birikintilerinde, bahçelerde bu yıldız parçalarının peşine düşermiş. Topladıkları yıldız parçacıklarını ceplerinde taşır, karanlık bastığında kendilerine ışık ederlermiş. Kanayan dizleri daha çabuk iyi olsun diye kendi yıldızlarını düşen arkadaşlarına verirlermiş.

Hayalleri gerçek etmiş bu yıldız tozlarını halen suların, nehirlerin içinde parlayan kumlarda bulmak mümkündür. 

Ancak insanın eli bulmaya, yeniye meyyaldir.

İnsan ışığı çoğaltmayı ve daha parlak ışık kaynakları yapmayı öğrenmiş. Böylece önce evler, sonra sokaklar aydınlanmış. Titrek kandil alevlerinin yerini parlak lambalar almış. Karanlık çöktüğünde görünmeyeni lambalar gösterir olmuş. Yeryüzündeki ışık artmış da artmış.

Dünyada ışık arttıkça yıldızları görmek zorlaşmış.
Işığa alışan insan gözü karanlığın içindeki ışığı seçemez olmuş. Işık arttıkça dilekleri gerçek eden yıldızları görmek zorlaşmış. Yıldız parçalarının peşine düşmek ise unutulup gitmiş. Eski zamanlarda cebinde yıldız parçası taşıyan çocuklar büyüyüp, onlarla yaraları nasıl iyi ettiklerini bile unutmuşlar.

Yeryüzünde çoğalan ışık yıldızlarla insanlar arasında bir perdeye dönüşmüş. Yıldızlara bakmayı unutan insanlar sadece gözleriyle, ışığın onlara gösterdiklerini görerek yaşamayı öğrenmişler. Oysa ışık gölgeler de yaratır. Bir yere ışık tuttuğunda başka yerler karanlıkta kalır.  İşte öylelikle ışık arttıkça, karanlık da artar olmuş. Aydınlık ve karanlık arasındaki denge bozulmuş. Eskiden güneşin batışı aydınlığı her yerden alıp giderken, bu yeni ışıklar kimi yeri aydınlatmış, kimi yeri karanlıkta bırakmış. Büyük ışıklı şehirlerde insanların görmedikleri şeyler artmış da artmış.

Yıldızlara bakmayı unutan insanlar apaçık olmayanı görmeyi, sessiz olanı duymayı ve gönülden dilemeyi unutmuşlar.

İnsan gönülden dilemezse eğer, hesapla kitapla diler. O da hiç aynı olur mu berikiyle?

Yıldızlara bakmayı unutan insanlar, onlara yol sormayı unuttukça; yol vermeyen dağlarla, denizlerle kavga eder olmuşlar.

Ancak yine de her gece yeryüzünü seven kuyruklu yıldızlar geçermiş gökyüzünden.

Yol soranlar için kutup yıldızı en parlak ışıklarını kuşanırmış aynı yerde.

Gök yüzüne bakmayı unutmayan birileri yakalarmış yine yıldızların kaçamak kuyruklarından.

Hatırlatma niyetinedir ki; gök kubbede yıldızlar aynı yerinde bizi bekliyorlar, herkese yetecek ışıkla. Engin gök kubbede yıldızlara baktıkça; insanın gönlündeki ışık çoğalır, daralan göğsüne ferahlık gelir. Gökte yıldızlarla konuşmayı bilen insan; karanlıkta kalanı, ışıkta büyüyeni, saklıyı ve apaçık olanı ayırt etmeyi bilir. Hatırlamak için karanlığa kaçmayı ve yıldızlara bakmayı unutmayın, şifa niyetine….

Hala dileğini hırsına değil yıldızlara emanet eden insanlardan olabilmek dileğiyle…

Yorum bırakın

Filed under masal

İlahi bir aşk ver bana

İlahi bir aşk ver bana
Kandalığım bilmeyim
Kaybedeyüm ben beni
İsteyiben bulmayım

Al gider benden benliği
Doldur içime şenliği
Dirilikte öldür beni
Varıp orda ölmeyim

Sen sana ne sanırsan
Ayruga da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Bülbül olup öteyim
Dost bağında yatayım
Gül oluben açayım
Ayruk dahi solmayım

Aşktır derdin dermanı
Aşk yoluna koydum canı
Karagözüm aydur bunu
Bir dem aşksız olmayım
Hacivatım aydur bunu
Bir dem aşksız olmayım

Sen sana ne sanırsan
Ayruga da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Yunus EMRE

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor)

Kırmızı Ayakkabılar*

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış. Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş. Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.the_wild_within_edited-1.jpg

Bir gün paçavralar içinde ve kırmızı ayakkabılarıyla yoldan aşağı yorgun argın yürürken, yanında aniden yaldızlı bir at arabası durmuş. İçinde yaşlı bir kadın varmış. Onu eve götürüp kendi küçük kızıymış gibi davranacağını söylemiş.Böylece yaşlı zengin kadının evine gitmişler. Çocuğun saçları yıkanıp taranmış. Temiz beyaz iç çamaşırları, güzel bir yün elbise, beyaz çoraplar ve parlak siyah ayakkabılar verilmiş. Çocuk, eski giysilerini, özellikle de kırmızı ayakkabılarını sorduğunda, yaşlı kadın giysilerinin çok kirli ve ayakkabılarının çok gülünç olduğunu, bu yüzden onları ateşe attığını, orada yanarak kül olduklarını söylemiş.

Çocuk çok üzülmüş, çünkü çevresindeki bütün zenginliklere rağmen kendi elleriyle yaptığı basit kırmızı ayakkabılar ona en büyük mutluluğu veriyormuş. Şimdi hep uslu uslu oturmak, sekmeden yürümek ve kendisiyle konuşulmadan konuşmamak zorundaymış, ama yüreğinde gizli bir ateş yanmaya başlamış ve eski kırmızı ayakkabılarını her şeyden daha çok özlemeye devam ediyormuş.

Masumlar Günü’nde kilise topluluğuna kabul edilecek kadar büyüdüğünde, yaşlı kadın bu özel gün için hazırlanmış bir çift ayakkabı almak üzere onu yaşlı ve sakat bir ayakkabıcıya götürmüş. Ayakkabıcının sandığında, en güzel deriden yapılmış bir çift kırmızı ayakkabı duruyormuş; ayakkabılar adeta ışık saçıyormuş. Gerçi kırmızı ayakkabılar kilise için tam bir rezaletmiş, ama yalnızca yüreğindeki özlem ve açlıkla seçim yapan çocuk, kırmızı ayakkabıları seçmiş. Yaşlı kadının gözleri o kadar bozukmuş ki, ayakkabıların rengini görememiş ve parasını ödeyerek onları satın almış. Yaşlı ayakkabıcı çocuğa göz kırparak ayakkabıları paketlemiş.

Ertesi gün kilise üyeleri şaşkınlıkla çocuğun ayağındaki ayakkabıları süzüyormuş. Kırmızı ayakkabılar, parlatılmış elmalar gibi, yürek gibi, kırmızıyla yıkanmış erikler gibi parlıyormuş. Herkes bakakalmış; duvardaki ikonlar, hatta heykeller bile ayakkabıları uygun bulmadıklarını gösterir şekilde, bakakalmışlar. Ama kız, ayakkabıları her şeyden çok seviyormuş. Böylece papaz ses verip de koro uğuldadığı, org pompalandığı zaman çocuk hiçbir şeyin kırmızı ayakkabılarından daha güzel olmadığını düşünmüş.

Günün sonuna doğru yaşlı kadın, koruması altındaki çocuğun kırmızı ayakkabıları hakkında bilgilendirilmiş.” Asla, ama asla bu kırmızı ayakkabıları bir daha giyme!” diye tehdit etmiş yaşlı kadın. Ama ertesi pazar çocuk kırmızı ayakkabılarını siyahlara tercih etmekten kendini alamamış ve yaşlı kadınla küçük kız her zamanki gibi kiliseye doğru yola koyulmuşlar.

Kilisenin kapısında kolu askıda olan yaşlı bir asker varmış. Dar bir ceket giymiş ve kırmızı bir sakalı varmış. Saygıyla eğilmiş ve çocuğun ayakkabılarındaki tozu fırçalamak için izin istemiş. Çocuk ayağını uzatmış ve o da kızın ayak tabanlarını kaşındıran küçük bir dans şarkısı ritmiyle ayakkabıların altına hafifçe vurmuş. ”Dansa kalmayı unutma,” diye gülümsemiş ve göz kırpmış.

Herkes yine yan yan kızın kırmızı ayakkabılarına bakmış. Ama o kıpkırmızı, ahududu gibi, nar gibi parlak olan bu ayakkabıları o kadar çok seviyormuş ki, pek başka bir şey düşünemiyor, ayini de pek duyamıyormuş. Ayaklarını kah böyle, kah şöyle döndürüp kırmızı ayakkabılarına hayran olmakla o kadar meşgulmüş ki, koroya eşlik etmeyi unutmuş.

Yaşlı kadınla birlikte kiliseyi terk ederken yaralı asker bağırmış: “Ne kadar güzel dans eden ayakkabılar!” Sözleri kızın anında birkaç hızlı dönüş yapmasına neden olmuş.Ama bir kez hareket etmeye başlayan ayaklarını durduramayan kız, çiçek tarlalarından ve kilisenin köşesinden dans ederek geçmiş, öyle ki sanki kontrolünü tamamen yitirmiş gibi görünüyormuş. Bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da yol boyunca tarlalardan kendi kendine vals yaparak geçmiş.

Yaşlı kadının arabacısı oturduğu yerden atlayarak inmiş ve kızın peşinden koşmuş, onu yakalayarak tekrar arabaya getirmiş, ama kızın kırmızı ayakkabıların içindeki ayakları sanki hala yere basmıyormuş gibi havada dans etmeye devam ediyormuş. Yaşlı kadın ve arabacı, asılıp çekmişler, kırmızı ayakkabıları çıkarmaya çalışmışlar. Bütün şapkalar yere düşüp bacaklar tekmeler savururken, ortaya görülmeye değer bir manzara çıkmış, ama sonunda çocuğun ayakları sakinleşmiş.

FullSizeRender+8.jpg

Eve dönünce yaşlı kadın kırmızı ayakkabıları çıkararak bir rafın üstüne fırlatıp atmış ve kızı, onlara bir daha dokunmaması için uyarmış.Ama kız onları izleyip özlem duymaktan kendini alamamış. Ona göre bunlar hala, yeryüzündeki en güzel şeylermiş.

Çok geçmeden, kader bu ya, yaşlı kadın yatağa düşmüş ve doktor gider gitmez kız kırmızı ayakkabıların saklandığı odaya dalmış. Rafın üstünde, epey yükseklerde duran ayakkabıları süzmüş. Süzüşü daha uzun bir bakışa, uzun bakışı da güçlü bir arzuya dönüşmüş, o kadar büyük bir arzu ki, kız ayakkabıları raftan alıp, ayaklarına geçirmiş ve yaptığının hiçbir zararı olmayacağını düşünmüş. Ama ayakkabılar topuklarına ve ayak parmaklarına değer değmez, dans etme dürtüsüne yenik düşmüş.

Ve böylece dans ederek kapıdan çıkmış, merdivenlerden inmiş ve ardı ardına hızla önce bir gavotte, sonra bir csardas, sonra da büyük, cesur bir vals dönüşü yapmış. Kız,  zafer duygusu içindeymiş ve sola doğru dans etmek isteyip de ayakkabılar sağa doğru dans etmekte ısrar edene kadar başının belada olduğunu kavramamış. Dönerek dans etmek istediğinde ise, ayakkabılar öne doğru dümdüz dans etmekte ısrar ediyormuş. Ve ayakkabılar kızı dans ettirirken, öteki tarafına dönmek yerine sağ tarafına, yola doğru dans etmişler ve onu çamurlu tarlalardan geçirerek karanlık ve kasvetli ormana doğru götürmüşler.

Orada bir ağaca dayanmış halde kırmızı sakallı, askıdaki kolu ve dar ceketiyle yaşlı asker duruyormuş.”Olur şey değil!” demiş. ”Ne güzel dans eden ayakkabılar!” Dehşete düşen kız, ayakkabıları çekerek çıkarmaya çalışmış, ama o asıldıkça, ayakkabılar ayaklarını daha sıkı kavramış. Bir ayağı üstünde zıplayarak ötekinden ayakkabıyı çıkarmaya çalışmış ama, yerdeki diğer ayağı bu durumda bile dans etmeyi sürdürüyor, elindeki ayak da dansın kendine düşen kısmını yapıyormuş.

Ve böylece dans etmiş, etmiş, etmiş… En yüksek tepelerde ve vadiler boyunca, yağmurda, karda ve gün ışığında dans etmiş. En karanlık gecede ve güneş doğarken dans etmiş ve alaca karanlıkta hala dans ediyormuş. Ama bu güzel bir dans ediş değilmiş. Korkunç bir dans edişmiş ve kız için dur durak yokmuş.

Dans ederek bir kilise avlusuna girmiş ve oradaki korkunç bir hayalet içeri girmesine izin vermemiş. Hayalet ona şu sözleri söylemiş: “Bir hayalete, hortlağa dönüşene kadar, bir deri bir kemik kalana kadar, dans eden bağırsakların dışında senden bir şey kalmayana kadar kırmızı ayakkabılar içinde dans edeceksin. Bütün köylerden kapı kapı dolaşıp dans ederek geçeceksin, her kapıya üç kez vuracaksın ve insanlar açıp baktıklarında seni görüp kendileri adına senin yazgından ürkecekler. Kırmızı ayakkabılar dans ettikçe sen de dans edeceksin.” Kız merhamet dilemiş, ama daha fazla yalvaramadan kırmızı ayakkabıları onu uzaklara götürmüş. Fundaların üstünde dans etmiş, akarsulardan geçmiş, çalılıklardan atlamış, hiç durmaksızın dans ederek eski evine gelmiş. Evde yas tutuluyormuş. Onu eve alan yaşlı kadının o yokken öldüğünü öğrenmiş. Ancak o dans etmeye devam etmiş; yapması gerektiği gibi, dans etmiş. Sefil bir bitkinlik ve dehşet içinde kasabanın celladının yaşadığı ormana kadar dans etmiş. Ve kızın eve yaklaştığını hisseden celladın duvarındaki balta titremeye başlamış.

Kapıda hala dans ederken bir yandan da cellada “Lütfen!” diye yalvarmış.” Lütfen ayakkabılarımı keserek çıkarın ve beni bu korkunç yazgıdan kurtarın.” Bunun üzerine cellat kırmızı ayakkabıların bantlarını baltasıyla kesmiş. Ama ayakkabılar hala ayağında duruyormuş. O zaman kız ağlayarak cellada, hayatının hiçbir değerinin olmadığını ve ayaklarını kesmesi gerektiğini söylemiş. Cellat da ayaklarını kesmiş. Ve içinde ayaklar olduğu halde kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam ederek ormana doğru uzaklaşmış, tepelere çıkmış ve gözden kaybolmuş. Kız artık zavallı bir sakatmış ve hayatını sürdürebilmesi için başkalarına hizmet etmesi gerekiyormuş ve bir daha asla, asla kırmızı ayakkabıları arzulamamış.

* Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından.

Yorum bırakın

Filed under halk dilinden (folklor), kadın, masal

Cemre Masalı

hareketli-kis-resimleri2Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Eski zamanların birinde küçücük şirin bir kasaba varmış. Bu küçücük kasabada çeşit çeşit insan yaşarmış. Ama yılların birinde kış öyle çetin, öyle soğuk ve öyle uzun geçmiş ki artık canlarına tak etmiş.

Momo, Mori ve Mimi kıştan, soğuktan erken kararan ve geç aydınlanan havadan iyice sıkılmışlar.  Sonunda baharı aramaya karar vermişler. “Baharı bulup getirmeliyiz” demişler. Ama Momo, Mori ve Mimi aramaya nereden başlanır, bu bahar neye benzer kimle konuşmalı bilememişler. Mori bahar yeşildir, çiçeklidir, rengarenktir demiş; Mimi sıcaktır, hiç  kışa benzemez demiş.  Momo aklı karışıktır demiş, kah açar kah yağar… Ama ne olursa olsun nereden bulunur bilememişler. Mori demiş bir bilene soralım.

Mimi her soruya cevap verebilen öğretmenlerine sormuş.  Öğretmen mevsimler demiş. Yazın güneşini, sonbaharda dökülen yaprakları, kışın uykuya çekilen, baharda uyanan doğayı anlatmış. Hepsi sıralıdır, baharı bekleyin, o alınıp getirilemez demiş. Devam etmiş uzun uzun mevsimlerden, her mevsimin güzelliğinden bahsetmeye. Ama çocukların beklemeye niyeti yokmuş. Devam etmişler aramaya.

Mori gidip annesine sormuş.  Anne güneşten, günlerin uzamasından bahsetmiş. Günler kısayken kış olur, beklemelisin demiş. Mori cevabı hiç sevmemiş. Bu cevap baharı bulmasına yardım etmiyormuş.

Momo babasına gitmiş ve baharı nerede bulabileceklerini sormuş. Babası kışın aslında daha güzel olduğunu, yazın sıcağın çekilmez olduğunu söylemiş. Momo babasının söylediklerine şaşa kalmış.

Momo, Mori ve Mimi bir araya gelmişler aldıkları cevapları dökmüşler ortaya, başlamışlar tartışmaya. Mevsimler, güneş, zaman… Mevsimler, güneş, zaman… Cevapları alt alta üst üste koymuşlar onlara baharı getirecek bir başlangıç noktası bulamamışlar. Sonra Mori yaşlılar her şeyi bilir demiş.

Çocuklar koşa koşa kasabalarındaki en yaşlı kadınının kapısını çalmışlar. Kadın buyur etmiş çocukları. Dinlemiş, dinlemiş… kah gülmüş kah hak vermiş. Sonunda söze başlamış.
“Ah çocuklar çok haklısınız ama cemre havaya, suya, toprağa düşmeden bahar gelmez” demiş.
Çocuklar şaşkın, meraklı “Cemre mi?” diye sormuşlar.
“Evet” demiş yaşlı kadın. “Baharın gelmesi için Cemre’nin saklandığı yerden çıkması havaya, suya, toprağa  baharı müjdelemesi gerekir. O olmadan ne hava, ne su, ne de toprak ısınmaz, onlar ısınmadan da bahar gelmez.”demiş.
“Onu nereden bulabiliriz?” diye sormuş çocuklar.
“Cemre’nin, o küçük şirin ağaç cininin yuvasını badem ağacına yaptığı söylenir” demiş yaşlı kadın.” Ondandır ki ilk önce badem ağacı çiçeklenir, baharın haberini ilk o verir. Ama onu bulup ikna edebilir misiniz bilemem” demiş.
Momo, Mori, Mimi aldıkları cevaptan memnun koşa koşa tepedeki badem ağacının yanına Cemre ile konuşmaya gitmişler. Etrafında dolanmışlar, ses etmişler, ağacı dürtmüşler, ne ağaçtan ne Cemre’den ses yok!

kuru-agac-nasil-canlanir_646x340.jpgErtesi gün tekrar gitmişler, şarkılar söylemişler, türküler söylemişler cemreyi çağırmışlar. Cemre’den ses yok.

3. gün yine gitmişler ellerinden geleni yapmışlar, Cemre’yi göremeseler de dertlerini badem ağacına anlatmışlar. Ama yine elleri boş kalmış. Bu böyle tam yedi gün devam etmiş. 7. gün ise hiç beklemedikleri bir şey olmuş. Cemre; küçük ağaç cini, çocukların çağrısına dayanamayıp çıkmış oturmuş ağacın dalına biraz mahmur, biraz uyandırıldığına kızgın az da huysuz… Bazıları uykuları bölündüğünde öyle olur!

“Siz misiniz günlerdir beni ve ağacımı rahatsız edenler bakayım?” diye sormuş. Çocuklar mahcupça: “Rahatsız etmek değil de sizden yardım isteyecektik biz.”demişler.
Ondan yardım istenmesinin verdiği mağrurlukla yumuşamış minik ağaç cini. “Nedir benden isteğiniz” demiş. Çocuklar başlamışlar heyecanla anlatmaya, kışın zorluklarından baharı bulmaya kararlılıklarından bahsetmişler. Onu getirmek için ne kadar uğraştıklarını anlatmışlar.

3197224-bahar-yagmuru.jpgÇocuklar öyle içten öyle içten dertlenmişler, öyle içten istemişler ki ikna etmişler güzel ağaç cinini. Cemre o yıl erken çıkmış badem ağacından, henüz her yerde kar varmış ve hava buz gibiymiş. Tam 20 Şubatmış o gün. Önce havaya yükselmiş, kuşlarla uçup, onlarla dans etmiş, baharı fısıldamış kulaklarına. Bir bulutla uzun uzun muhabbetinin sonunda  yağmur olup denizlere dökülmüşler birlikte.

Denizlerde tam yedi gün balıklarla yüzmüş, onlarla denizler aşmış, balıklara baharın gelişini müjdelemiş. Yedi günün sonunda dalgalarla bir kıyıya vurmuş. Bir sekmiş iki sekmiş sonra toprağın derinliklerine dalmış. Tam yedi gün boyunca toprağın altında bekleyen tohumları cesaretlendirmiş, köklere cansuyu vermiş.

badem.jpgO günlerde badem ağacının çiçeklendiğini görenler bu kadar erken çiçeklenmesine pek şaşırmış. Badem ağacının çiçekleri heveslendirmiş diğer ağaçları da. Onu zerdali ağacının toz pembe çiçekleri, okul bahçesindeki leylaklar, bahçenin kenarındaki hanımeli, arka bahçedeki erik ağacı ve kiraz ağacının şarabi çiçekleri takip etmiş. Çiçeklerin kokusu sardıkça sokakları güneş de daha çok ısıtır olmuş insanların yorgun omuzlarını. Cemre sadece havaya, suya, toprağa düşmemiş insanların yüreklerine de düşmüş.

Sonra gökten dört elma düşmüş, biri Momo’nun başına, biri Mori’nin başına diğeri de Mimi’nin başına. Ne de olsa bahar onların sayesinde daha erken gelir olmuş. Aa elbette sonuncu da bu masalı okuyanın başına:)

 

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Nergis Masalı

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok eski zamanlarda karlar ve buzlar içinde çok çok soğuk bir ülke varmış.  Bu ülke öylesine soğukmuş ki insanların gülüşleri ve tebessümleri bile zamanla yok olmuş. Herkes alabildiğine ciddi ve kızgın bir yüz ifadesiyle yaşarmış bu ülkede. Yaşamının ilk yıllarında her şeye gülen insan yavruları da büyüdükçe gülmeyi unuturmuş. Her çocuk ciddi bir yetişkin olma hayaliyle büyür, büyüdükçe gülüşlerini bırakırmış.

Ancak gözden kaçmış kenar bir mahallede gülmeyi, gülümsemeyi unutmamış 12-13 yaşlarında bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun adı Momuk’muş. Momuk kendini bildi bileli yalnız yaşadığından ona ciddi olmayı öğreten de olmamış. Momuk doğanın içinde düşe kalka, kuşlarıyla, ağaçlarıyla sohbet ederek büyümüş. Momuk kuşun, bitkinin dilinden anlar, uzun soğuk gecelerde üşümesinler diye onları evine alır yemeğini onlarla paylaşırmış. Öyle pek bitkinin canlının yaşamadığı bu ülkede Momuk’un bir sürü hayvan dostu bir kaç da ağaç yoldaşı varmış.

12564-zimekli-kardelen-1288-950pxGünlerden bir gün Momuk sabah uyanıp dostlarıyla sohbet için bahçeye çıktığında çok sevdiği kayın ağacının altında henüz filizlenmekte olan bir kaç bitki görmüş. Heyecandan ne yapacağını şaşıran Momuk hemen gidip küçük filizlere selam vermiş. Filizler pek ses etmemiş ama sakin sakin dinlemişler Momuk’u. Momuk ardı ardına bir sürü soru sormuş bu yeni misafirlere. Nereden geldiniz? Ne zamandır buradasınız? Adınız ne? Meyve misiniz, sebze mi? Filizler yine ses etmemiş. Momuk soruları yanıtsız kalsa da ne yapacağını bilememiş sevinçten. Her gün sabah erkenden yeni filizlerin yanına gidiyor ne yapsam da sizi rahat ettirsem diyormuş. Filizler sessiz bir şekilde büyümeye devam ediyormuş.

Günler sonra filizler ardı ardına tomurcuklanmış. İlk kez bir çiçeğin tomurcuğunu gören Momuk’un içi içine sığmaz olmuş. Momuk’u zaten ciddiyetsiz bulan komşuları bu halini hepten anlamamışlar. Derken bir sabah Momuk hiç tanımadığı harika bir kokuyla uyanmış. İç ferahlatan hatta sarhoş edici bu güzel kokunun kaynağını anlamaya çalışırken bahçedeki filizlerin çiçek açtığını görmüş. Koşup yanlarına gittiğinde filizlerin onca zaman neden sustuğunu anlamış. Momuk hiç görmediği bu güzellik karşısında bir süre susup kalmış. Gördüğü ve duyduğu şeyin güzelliğini sessizce dinlemiş.

nergis-satan-yandi-2035Bu tazecik sonradan adının nergis olduğunu öğreneceğimiz çiçeklerin kokusu o kadar güçlüymüş ki tüm mahalleye yayılmış. Çiçeklerin açtığı günün akşamında bir tebessüm oluşmuş bazı evlerde. Ertesi sabah mutlu uyananlar olmuş. Bir kaç gün sonra iki arkadaş şakalaşırken görülmüş. Momuk tüm bu değişimin çiçeklerden kaynaklandığını anladıkça sevindiği kadar da kara kara düşünür olmuş. Nergisleri her yere götürmenin bir yolunu bulmak, daha fazla nergis yetiştirmek için gece gündüz düşünmüş durmuş. Bir tül kadar narin olan çiçeklere dokunmaya korktuğundan nasıl başlaması gerektiğini de bilemiyormuş.  Ancak günler geçtikçe nergisler solgunlaşmaya, boyunlarını bükmeye başlamışlar. Onlar boyunlarını büktükçe Momuk’un içini bir korku sarmış. Onun bu halini gören Nergislerden biri:
– Hey sevgili dostum üzülme bu kadar, yeniden dönmek için gidiyoruz.
Şaşkınlıkla bakmış ve çok güzelsiniz demiş Momuk biraz utangaçça. Siz geldiğinizden beri bu mahalledeki insanlar daha mutlu. Ama şimdi giderseniz yine gülmeyi unutacaklar. Yine o ciddi, sevimsiz mahalle olacak burası.
– Şimdilik vaktimiz doldu dostum, ama güç toplayıp tekrar geleceğiz gelecek yıl.
Ürkekçe sormuş Momuk.
– Acaba başkaları da gelir mi? Yani başka nergisler.
Biraz kırılgan ve alıngan bir edayla karşılık vermiş nergislerden diğeri:
– Neden istiyorsun başkalarını?
– Her yeri nergis kokusu sarsa kesin daha güzel bir ülke olurduk demiş Momuk üzgünce.
– Bu konuda sana yardım edebiliriz galiba. Biz uykuya çekildiğimizde toprağın içindeki kökümüzü al. Bir soğana benzer. Her parçası bir tohumdur. O parçalar kadar çiçek elde edebilir, kardeşlerimizi farklı yerlere ekebilirsin.
Momuk bu habere çok sevinmiş. Usulca veda edip nergis arkadaşlarına, yeni nergislerin düşüne dalmış.

b-312574-nergis_cicegi__cicekNergisler uykuya çekilince nergisin öğüdünü tutmuş Momuk. Öncelikle 2 yıl boyunca kendi bahçesinde nergis yetiştirmeye başlamış. Nergislerin dilinden, huyundan, suyundan ve de nazından anlar olmuş. Onlarla yatmış onlarla kalkmış, onlarla büyümüş.

Ülkenin geri kalanından farklı olarak nergislerin açtığı o yıllarda mahallede kış daha ılık geçmiş. Üçüncü yıl geldiğinde ise Momuk her gün cebine bir kaç tohum alıp yollara düşmüş. Sokaklar dolaşmış, şehrin ücra köşelerine gitmiş. Cebinde taşıdığı tohumları bahçelere, yol kenarlarına, unutulmuş patikalara ekmiş. Kışın ortasında, buz gibi günlerde tohumların filize dönmelerini beklemiş, onlara şarkılar mırıldanmış. Cesaret vermiş büyümeleri için.

Çiçekler boy verip açtıkça, kokuları nazlı nazlı şehirde yayıldıkça Momuk da çiçeklenmiş, Momuk da boy atmış. Sadece Momuk değil şehirdeki bir çok insan yıllar sonra tekrar gülmüş, eğlenmiş. İnsanlar güldükçe karlar erimiş. Şehrin sokaklarını dolduran soğuk ve kasvetli hava alıp başını gitmek zorunda kalmış. Yıllar sonra şehre bahar gelmiş. Şehirdeki bahar havası tüm ülkeye yayılmış. Gülmeyi unutmuş o çok ciddi insanların yaşadığı çok soğuk ülke unutulup gitmiş.

Gökten de üç elma düşmüş, biri bu masalı yazanın başına, biri masalı okuyanın başına diğeri de Momuk’un başına.

 

Yazan: Hatice Kapusuz

Yorum bırakın

Filed under çocuk, masal

Tersine Bir Çocuk Edebiyatı Yazarı: Leo Lionni

Modern devletin ortaya çıkışı aynı zamanda devletlerin sınırları içindeki vatandaşlarını “terbiyesini” doğurdu.  Adabı muaşeret kurallarından, aynı dilin aynı lehçesini konuşmaya, aynı normlarla hareket etmeye kadar birçok kalıplaştırma ve tek tipleştirme modern devletin temel gayelerinden biri oldu.  Tüm iktidarlar için benzeyen bir kitleyi yönetmek her zaman için daha kolaydır. Vatandaşı terbiye etmek, eğitim sistemi gibi yaygın araçlara sahip olan devletler için pek de zor olmayan bir iştir.

Elbette masallar, hikayeler ve halk anlatıları bu tek tipleştirmeden fazlasıyla etkilendiler.  Orijinal halk anlatıları sistemin değer yargıları ve normlarıyla dolduruldu. Günün sonunda da çalışmazsan aç kalırsın, parayı vermezsen düdüğü çalamazsın, iyi bir çocuk olmazsan cadı seni yer diyen anlatılarla birçok kuşak yetişti.

Günümüzde de çocuk kitaplarına bu anlayışın inanılmaz bir hâkimliği söz konusu. Ancak elbette tersine bir akışla yol alan birçok çocuk kitabı yazarı var. Leo Lionni de bu yazarlar arasında oldukça önemli bir yere sahip. Lionni adil dünya düşlerini çocuk kitaplarına zarif bir şekilde sığdıran bir yazar. Üstelik resimlerini de kendisi yapıyor. Birçok kitabı olan yazarın şuan Türkçeye çevrilmiş dört kitabı var. Bu kitaplar, Frederick, Yeşil Kuyruklu Fare, Pezzetino ve Yüzyüz. Kitapların içerikleri ise kısaca şu şekilde:

 

e45ad4e8-a23b-47a2-865f-c177e12c3bb5Frederick:

Frederick yazın çalışmak yerine uzun kış geceleri için güneş ışığı, sıcaklık ve sözcük biriktiriyordu. Arkadaşları ise onun neden çalışmadığını veya ne biriktirdiğini anlamıyorlardı. Kış için erzak toplamaya devam ediyorlardı. Kış bastırınca yuvalarına çekildiler, yediler, içtiler. Ancak sonunda yiyecekleri bitti. O zaman Frederik’in biriktirdiği renklerle ve sözcüklerle bezenmiş hikayelerle ısınıp, sıcacık düşler kurdular.

Bize Ağustos Böceği ve Karınca hikayesinde çalışmazsak aç kalacağımız söylendi. Frederick ise başka bir şey söylüyor.  Freederick farklı üretim biçimlerinden, tembellik hakkından ve birlikte tüketmekten bahsediyor.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

 

27358fd7-1a6c-4def-a0e7-cf5b7af7f951Yeşil Kuyruklu Fare:

Fareler ormanda mutlu mesut ve huzurlu bir biçimde yaşıyorlardı. Ancak günün birinde şehirden gelen bir fare şehirdeki festivallerden bahsetti. Fareler bir festival yapmak için çok heyecanlandılar. Festivale hazırlandılar, süslendiler ve maskeler taktılar. Ancak festival bittiğinde maske taktıklarını unutmuş ve birbirlerine yabancılaşmış üstelik vahşileşmişlerdi.

Yeşil Kuyruklu Fare yabancılaşmanın en sade ve eğlenceli anlatımını sunuyor.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

19d8fb0d-613e-4658-89ae-9ea0c67b7bc9Pezzettino:

Pezzettino İtallyanca zerrecik anlamına geliyor.

Pezzettino herkesin çok büyük olduğu ve harika işler yaptığı bir dünyada yaşıyor. O kadar küçük ki büyük olmak ve harika işler yapmak için başka bir canlının parçası olmalıyım diye düşünüyor ve kimin parçası olduğunu bulmaya çalışıyor.  Arayışları Pezzetino’nun kendi bütünlüğünü ve potansiyelini keşfetmesiyle sonuçlanıyor.

Lionni, Pezzetino’da çocukları ve potansiyellerini anlatıyor.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

 

 

dde579c1-9c4e-442a-8aeb-16651c06bf8cYüzyüz:

Küçük kara bir balık olan Yüzyüz herkesten hızlı yüzüyor. Ancak tüm sürüsünü büyük bir balık yutunca yapayalnız kalıyor. Arkadaş bulmak için çıktığı yolda kendine benzeyen bir sürü buluyor. Ama bu sürü de büyük balıkların tehdidi altında. Sürü Yüzyüz’ün maharetiyle büyük bir balık gibi hareket etmeyi ve büyük balıklardan korunmayı keşfediyor.

Yüzyüz birlikte hareket etmek, dayanışmak ve örgütlenmek üstüne.

Kitap 3 yaş üstü çocuklar için uygun.

 

 

Daha fazla çocuk kitabı için: Evvel zaman kitaplığı.

 

 

Yorum bırakın

Filed under çocuk