Cinsiyetçi Duvarda Çatlaklar Yaratmak

Bir çocuk sonsuz olanak ve ihtimal ile dünyaya gelir. Gelişim süreci boyunca merakla dünyaya bakar ve onu anlamaya dair sorular yöneltir. Yetişkinler bu soruları çoğunlukla miras aldıkları ve içine doğdukları dünyanın olanakları çerçevesinde cevaplar. İnsanı diğer canlılardan ayrı kılan nesneye isim verme olanağıdır. Bu olanak veya kapasite, dünyayı biçimlendiren temel güçtür. Bu gücün dünyayı nasıl gördüğünün ve biçimlendirdiğinni insanlık tarihi boyunca toplumsal yapılar ve ideolojilerce değiştiğini biliyoruz. Tarihteki önemli kırılmalardan biri tanrıçaların yerlerini erkek tanrılara bırakması oldu. O andan sonra insanlar bu olanağı erkeklerden, “erk”ten yana kullanmaya başladılar.  Okumaya devam et “Cinsiyetçi Duvarda Çatlaklar Yaratmak”

Anamdan: Geleneksel Yönetemlerle Yün/İp Boyama (Kök Boya)

Anneannem yaşlılığında ellerine bakar kirmanla ip eğirmekten dolayı bozulmuş el kemiklerini gösterirdi. O kadar çok ip eğirmişti ki elleri, kemikleri yeni bir biçim almıştı. Üzerine bastığım halıların iplerini; yünden ipe çeviren ve renklere boyayan oydu. Annem ve teyzemler ise onları motif motif dokumuştu. Her halının hikayesi vardı. Bazı muzip ve mutlu anlar kadar kırgınlığı ve üzüntüsüyle birlikte meydana geliyordu halılar. Büyüklerin anlattıkları meseller, ev sahiplerinin dokuma yapan kızları ağırlama maharetleri veya cimrilikleri, motifleri motife katıp halıyı sanata dönüştürme çabası… Epey halı hikayesi dinledim haliyle.

Halıya dair bilgiler kadim bilgiler, motifler yüzyıllar öncesinden anlamlar taşıyor, renklerin anlamları muratları ayrı. Öylelikle bundan küçük bir kesiti paylaşmak istiyorum. Annemlerin kullandıkları kök boyalar ve elde edilen renkler neler. Okumaya devam et “Anamdan: Geleneksel Yönetemlerle Yün/İp Boyama (Kök Boya)”

Eze’nin Gelincik Bahçesi

Bir varmış bir yokmuş. Allahın kulu çokmuş. Çok yemesi yok demesi pek günahmış.

Dağların arasında akça pakça, kara kaşlı kara gözlü, kıvır kıvır saçlı Eze adında bir kız yaşarmış.

Bu kız gelincikleri çok severmiş. Nerde bir gelincik görse hemen yanına gider, uzun uzun seyredermiş. Eze için gelincik zerafetin ve inceliğin çiçeğiymiş.

Bu narin ve zarif çiçekler pek kırılganlarmış bir rüzgarla yapraklarını bırakıveriyor, dokununca dağılıyorlarmış. Belki de gelinciklere baktıkça kendini gördüğünden bu zarif güzel çiçeklerin ömrünün bu denli kısa olmasına için için bozulurmuş. Ona göre kenarda köşede bitiveren, her yerde yetişen bir çiçek olarak gelinciklerin daha dirayetli ve güçlü olması gerekiyormuş.

Eze bir gün gelincikler hemen yanı başında olsun, her gün görüp gözü gönlü açılsın diye kendi gelincik bahçesini yapmaya karar vermiş. Önce bahçenin nerede olacağını düşünmüş taşınmış. Sonra  oradan, buradan, teyzelerden, nenelerden, komşulardan tohumlar toplamış. Sonra bakmış ki güz beklemiş ilk baharı ve gözlerden uzak bir tepeye tohumlarını ekmeye başlamış. Tohumların üstüne bahar yağmurları yağmış, yaza doğru boy vermiş gelincikler. Okumaya devam et “Eze’nin Gelincik Bahçesi”

Asi Kızlara Uykudan Önce Ne Anlatmalı?

Cinsiyetçi ideoloji hayatın her alanını şekillendirir ve gerçeği tahrif eder. Tarih yazılırken kadınlar, LGBTİ’ler yokmuşçasına yazılır. Dil buna eşlik eder. Tarihin ve dilin şekil verdiği okullar, kitaplar, filmler, sohbetler ve özetle hayat; gözümüzün önündekini görmemizi engeller. Bu öyle manipülatif bir ideolojidir ki, yanı başınızda başarılı mühendis, mimar birçok kadın olmasına rağmen kendinizden emin bir şekilde kadınların analitik bir zekasının olmadığını savunursunuz. Cinsiyetçi ideoloji gerçeğe çekilen bir filtredir.

Hayatın kendisi, dünyanın her yerinde çok farklı kadınlar ve erkekleri barındırır. Ancak hala okul kitapları yer gösterirken kadınlara mutfağı, erkeklere oturma odasında kumandayı ikram eder.  Birçok insan bunda ne var demeye eğilimlidir. Oysa bu ayrışma beraberinde bir de değer hiyerarşisi yaratır. Kadının elinin hamuruyla, belindeki eteğiyle, uzun saçıyla yaptıkları değersiz, karşılıksız ve önemsizdir. Kadına ait unsurlar da küçümsemenin unsuru haline gelir. Okumaya devam et “Asi Kızlara Uykudan Önce Ne Anlatmalı?”

Çocuk tecavüzleri: Münferit mi yoksa kolektif suç mu?

Çocuklar belki de hiç olmadıkları kadar tehdit altındalar Türkiye’de. Kadına karşı şiddetin yeni bir boyutu olarak ortaya çıkan, ayrılık sürecindeki çocuk cinayetlerini, son günlerde üst üste gelen çocuk taciz ve tecavüz haberleri takip etti. Bu konuyu birkaç soru eşliğinde birlikte düşünelim istiyorum. Zira bu toplumda ensest ve çocuk istismarı oldukça yüksek olmakla birlikte yeni dönemde ciddi bir artış söz konusu. Bununla birlikte zanlı profili, toplumun verdiği tepkiler, toplumsal değerler ve bunu teşvik eder nitelikteki politikalar birlikte değerlendirilmeyi gerekli kılıyor.

Üst üste çocuk tecavüz haberlerinin gelmesi toplumu yeniden bu konuda alarma geçirdi. Mağdurlar henüz 3-4 yaşındaki çocuklar. Toplum alabildiğine öfkeli. Bu tecavüz vakalarında yakalanan zanlılar linç edilmeye çalışıldı. Haberlerin ardından ise idam talebi tekrar ortaya çıktı. Toplumun adaletin sağlandığına inanması için suçlular öldürülmeliydi! İlk sorum toplumun tepkisine yönelik; linç edenler veya suçluyu cezaevinde infaz edenler hangi adaleti sağlıyorlar? Neden adalet sistemine güvenmiyorlar? Cezaevinde infaza neden göz yumuluyor? Soru genel; zira benzeri birçok örnekte süreç aynı şekilde gelişti. İkinci sorum ise idam talebine yönelik; bu konuda hassas ve kati bir cezayı arzu eden bu toplumda taciz, tecavüz, ensest, evlilik içi tecavüz nasıl bu kadar yaygın olabiliyor? Özetle idam isteyenler ne kadar samimi veya tutarlı? Okumaya devam et “Çocuk tecavüzleri: Münferit mi yoksa kolektif suç mu?”

GECELERİ DE, SOKAKLARI DA, MEYDANLARI DA İSTİYORUZ!*

ist-08-03-2015-gece-yuruyusu-34-620x411Gündüz Vassaf “Cehenneme Övgü”[1] adlı kitabında gece ve gündüz arasındaki ayrışmadan bahseder ve bunu alaşağı edilmesi gereken bir durum olarak sunar. Gece ve gündüz Vassaf için birbirini tamamlayan bir döngünün parçası değil aksine zıt iki unsurdur. Gündüz; yasallığın ve meşruluğun alanıdır, aynı zamanda tek düze, sıkıcı ve totaliterdir. Gece ise yasadışı, gayri meşru olanın aynı zamanda totaliter olana baş kaldırılan zamanıdır. Vassaf’a göre gündüz makbul ve makul işlerin yapıldığı zamana tekabül ederken, gece eğlencenin, zevk verici olanın, doğru ve ahlaki kabul edilmeyenin yapıldığı zamana denk gelir. Benzeri bir tersine çevirmeyi cennet ve cehennem arasında da yaparak cehennemi özgür ruhun meskeni olarak sunar.

Bu tersine çevirmenin bizim için anlamı, sorgulanamaz, genel geçer olarak varsaydığımız bazı kabulleri yeniden gözden geçirmemize bir kapı açmasıdır. Genel kabullerin yerli yerine oturttuğu birçok düzen bileşeninin ne kadar demokratik veya totaliter, özgürlükçü veya baskıcı, içerici veya dışlayıcı ve hakikatli olduğunu sorgulamaya açılan bir kapı.  Zira gündelik hayatımız bir sürü kabul ve ön kabulle kategorize ettiğimiz pek çok unsur üzerine kurulu: her sabah kalkıp işe gitmek, yaşı gelince evlenip çocuk sahibi olmak, makul ve makbul vatandaşlar olmak gibi… Birçok şeyin, hakikatte ne olduklarından bağımsız bir değer sistemi içinde bir yere konduğu ve buna göre bir muameleye maruz bırakıldığı açık. Bu yazının derdi kent ve mekânın cinsiyeti üzerinden bu kabullere ve onlara yüklenen değerlere bir miktar bakabilmek. Okumaya devam et “GECELERİ DE, SOKAKLARI DA, MEYDANLARI DA İSTİYORUZ!*”

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: