Kuş Uçuş Dersleri

Küçük kuş yumurtadan en son çıkan kardeş olmuştu. Hatta bu gecikme ondan umudu kesmelerine bile neden olmuştu. Yumurtadan çıktığında ise kardeşleri hafif tüylenmiş, biraz da güçlenmişlerdi. Sonradan gelen ve anne baba kuşun getirdiği yemeklere ortak olan bu kardeş pek de hoş karşılanmamıştı yuvada. O da tüylenip, güçlenmeye başladı. Ama epey geriden geliyordu. Kardeşleri uçuş denemelerine başladıklarında, onun henüz kanatlarında üç beş biçimsiz tüy vardı. Kardeşleri uçuyor, havada turnikeler atıyorlardı. O ise onları özenen gözlerle uzaktan izliyordu. Anne ve baba kuşlar küçük kuşun bu haline üzülseler de diğer yavrularıyla gururlanıp bu konunun üstünde pek de durmadılar. Aslında zayıf yavrular pek sevilmezdi. Çoktan ondan vaz geçmeleri beklenirdi ama onlar öyle yapmadılar. Onu özenle beslediler. Günler geçtikçe onun da kanatları güçlenmiş ve uçabilecek hale gelmişti. Ancak bu süreç o kadar gecikmişti ki, uçmak onun için korkutucu bir hayale dönüşmüştü. Okumaya devam et “Kuş Uçuş Dersleri”

Reklamlar

Eze’nin Gelincik Bahçesi

Bir varmış bir yokmuş. Allahın kulu çokmuş. Çok yemesi yok demesi pek günahmış.

Dağların arasında akça pakça, kara kaşlı kara gözlü, kıvır kıvır saçlı Eze adında bir kız yaşarmış.

Bu kız gelincikleri çok severmiş. Nerde bir gelincik görse hemen yanına gider, uzun uzun seyredermiş. Eze için gelincik zerafetin ve inceliğin çiçeğiymiş.

Bu narin ve zarif çiçekler pek kırılganlarmış bir rüzgarla yapraklarını bırakıveriyor, dokununca dağılıyorlarmış. Belki de gelinciklere baktıkça kendini gördüğünden bu zarif güzel çiçeklerin ömrünün bu denli kısa olmasına için için bozulurmuş. Ona göre kenarda köşede bitiveren, her yerde yetişen bir çiçek olarak gelinciklerin daha dirayetli ve güçlü olması gerekiyormuş.

Eze bir gün gelincikler hemen yanı başında olsun, her gün görüp gözü gönlü açılsın diye kendi gelincik bahçesini yapmaya karar vermiş. Önce bahçenin nerede olacağını düşünmüş taşınmış. Sonra  oradan, buradan, teyzelerden, nenelerden, komşulardan tohumlar toplamış. Sonra bakmış ki güz beklemiş ilk baharı ve gözlerden uzak bir tepeye tohumlarını ekmeye başlamış. Tohumların üstüne bahar yağmurları yağmış, yaza doğru boy vermiş gelincikler. Okumaya devam et “Eze’nin Gelincik Bahçesi”

Emi’nin Gözetleme Kulesi

Emi’nin ailecek zar zor sığdıkları minicik bir evi, bir de tüm dünyayı sığdırabildiği kocaman bir bahçesi vardı.  Evin çevresini çiçekler bir çember halinde sarıyordu. Ön tarafta hüsnüyusuflar, giriş merdivenlerine sarılmış hanımeli, yan tarafında kasım patları, arkasında sardunyalar… Bahçenin geri kalanı ise elma, kiraz, erik ağaçları ile doluydu.

Bahçede her çiçekten, ağaçtan bir sürü vardı ama tek olan bir şey vardı. O da giriş kapısının hemen yanında duran güldü. Küçük Prensi okur okumaz evde küçük çaplı bir kriz yaratarak oraya gülü dikmişti. Bahçe düzenine çok önem veren annesi bu durumdan pek hoşlanmamıştı ama Emi durdurulamaz bir heyecanla gül için kendine bir yer bulmuş ve dikmişti pek sevgili gülünü. Bahçedeki diğer çiçeklerin ve ağaçların bakımı başkalarınındı ama güle kimseyi dokundurmazdı. Güllerin ne kadar hassas ve kırılgan olduklarını biliyordu, gülünün ona kırılmasını göze alamazdı. Her gün bakımını yapar bir miktar sohbet eder, kaprislerini sevgiyle karşılardı.

Elbette evde yaşanan kriz gülle sınırlı kalmadı. Emi evin çatısına bir gözetleme kulesi yapılana kadar; yemek yememe, okula gitmeme gibi ufak çaplı direnişler sergilemiş, sonucunda evdeki herkesi pes ettirmişti. Gözetleme kulesi  hayati bir öneme sahipti. Şu büyükler gerçekten çok tuhaf oluyordu. 10 yaşındaki bir çocuğun yıldızları, gezegenleri özellikle B612 gezegenini izleme zorunluluğunu bir türlü anlamıyorlardı. Neyse ki sonunda hepsi pes ettiler. Meselenin önemini anladıkları için olmasa da biraz kafalarını dinlemek için gözetleme kulesinin yapılmasına ikna oldular. Okumaya devam et “Emi’nin Gözetleme Kulesi”

Minika’nın Ağacı

Minika bir kitapta okumuştu meyve ağaçlarının çekirdekten ekildiğini. Ne zaman bir çekirdek görse hazine bulmuşçasına sevinir bir saksıya gömerdi. Evdeki çiçeklerin saksıları Minika’nın dibine iliştirdiği çekirdeklerle doluydu.  Annesi ufaktan kızmaya başlamıştı, “Çiçeklerimin dibine bir şeyler tepip durma” diye hafif yollu kızıyor, bir yandan da bu haline gülüyordu.

Annesinin çiçekleri evin yegane ışık alan penceresinin önündeydi. Bir kaç menekşe, bir tane arapsaçı bir tane de cam güzeli vardı annesinin. Annesinin çiçekleriyle arası pek sıkı fıkıydı. Sabah onlarla konuşa konuşa sularını verirken sesi kuş cıvıltısını andırırdı.

Aramızda kalsın çiçeklerin arası da Minika ile iyiydi. Onlar alışmışlardı diplerine ikide bir iliştirilen limon, erik, elma çekirdeklerine. Minika sınırsız bir heyecan ve umutla; saksı dibine ektiği çekirdekleri her sabah kalkıp kontrol ederdi. Bilmem kaçıncı çekirdekti ektiği. Ama umudu vardı. Elbet bir gün kocaman bir ağacı olacaktı, dalına salıncak kurduğu. Okumaya devam et “Minika’nın Ağacı”

Sardunyanın Şarkısı

Bazı kadınlar ne ekse biterdi, ne dikse büyürdü. Öyle bereketliydi ki elleri. Bir kuru dal olsa bile toprakla buluşturdukları; filiz verir, yeşillenirdi. Belki sırf bu yüzden yaşadıkları onca şeye, rahat yüzü görmedikleri hayatlarına rağmen, o kadınların gözünde belli belirsiz bir ışık hep parlardı.

“Tohum ekenin, fidan dikenin yağmuru, güneşi bol olurmuş.”

Böyle düşünüyordu Leyla diğer kadınlara baktıkça. Ama onun özene bezene aldığı çiçekler kuruyordu. Seviyordu ya unutuyordu onlara bakmayı. Tıpkı kendine bakmayı unuttuğu gibi. Her gün alelacele başka işlerin peşinden atıyordu kendini sokağa. Belki de bu yüzden tüm iyi şeylere rağmen omuzlarındaki çökkünlük hiç gitmezdi.

Heves heves aldıkları bir köşede solup gidiyordu. Yine de bırakmıyordu kuşlarla konuşmayı, derinlerden bir ses, bir müzik eşlik ediyordu hayatına. Çiçekleri seviyordu.

Hele bahar geldi mi? Bir çocuğun doğuşu, bir aşkın başlaması gibi bir şey oluyordu Leyla’nın içinde. Küçük ayaklar dans etmeye başlıyordu içinde ne zaman bir tomurcuk görse. Sırayla bekliyordu hepsini. Önce baharın habercisi badem, ardından erikler, kayısı, şeftali, elma, leylak… hepsi sırayla…

Ne heyecanlı bir bekleyiş… Okumaya devam et “Sardunyanın Şarkısı”

Küçük Zeytin Fidanı ve Yıldızlı Gece

Küçük zeytin ağacı zeytin ormanlarına dair anlatılanları duymuştu, ancak onun hayatı bir serada başlamıştı. Ve seralar hiç ormanlara benzemiyordu. Ne sınırsız bir gök yüzü, ne yıldızlı geceler ne dallara konan kuşlar, ne de ılık yağmurlar. Zeytin 3 yıldır küçük bir saksıda ormanla, uçsuz bucaksız toprakla ve gökyüzüyle buluşmayı bekliyordu. Her gün hayaller kuruyordu kök salacağı ormana dair. Hayallerini merakı bölüyordu. Çevresinde nasıl ağaçlar olacaktı kim bilir? Onunla güneşi suyu paylaşacaklar mıydı? Yoksa bir gölgede mi kalacaktı. Onu soğuk kışlar mı bekliyordu yoksa ılıman bir iklimde mi köklenecekti.

3 yıldır içinde durduğu saksıda kökleri daralıyor, kendine yol bulamıyordu. Dar bir ayakkabı gibiydi bu saksı. Ah bir kavuşsaydı toprağa. Serada her bir ihtiyacı görülse de ruhunda özgürlük vardı. O yıldızlı gecelerde boy vermek istiyordu. Bir saksı yerine bir orman zemininde kökleriyle büyümeyi, suyu aramayı hayal ediyordu. Ah ne keyif!

Her gün seraya bir sürü insan geliyor; balkonlarına, salonlarına, bahçelerine türlü çeşitli çiçekler alıyorlardı. Her yeni gelen insan yeni bir heyecandı küçük fidan için. Ona uzanmasa da elleri, seranın sahibi ile aralarında sürüp giden sohbetlere kulak vermekten keyif alıyordu. Okumaya devam et “Küçük Zeytin Fidanı ve Yıldızlı Gece”

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: