İhmal Amca’nın ‘ahh’ı ve kardeş masallar

İhmal Amca’yı okurken çocuklara duyduğu sevgiyi ve şefkati hissediyorsunuz. Kitaplarda Anadolu Masalları’nın ritmini, Keloğlan masallarının tadını alıyorsunuz. Dil su gibi akıyor, her cümle bir sonrakinin peşine takılıp akıp gidiyor.

1915’in yıl dönümünün hemen ardından Ermeni masallarından, çocuk kitaplarından bahsetmek ne zor. Birçok duygu üşüşüyor insanın zihnine ve yüreğine. Ekim ayının başlarında ilk kez Gaziantep’e gittiğimde hissettiğim duygu gibi… Antep, katliamlardan sonra için için küstüğüm şehir. Hele 10 Ekim Katliamı’nın 2. yılı yaklaşırken, katliamcının gezdiği sokaklarda olmak öyle zordu ki. O beyaz arabanın Ankara’ya doğru yol aldığı yollarda olmak, kalpte sıkışma, midede kramp… Ama bir hakikatten bir de acıdan kaçış yok. Kentin her yanını saran Ermeni mimarisiyle karşılaşınca tekrar duvara çarptığımı hissetmiştim. Sanki yaşadığımız acı, yüzleşmediklerimizin acısıydı. Ermenilerin ahı, duvarlara sinmiş, iç içe geçmiş acıların ve tanıklıkların sonucuydu. Kim bilir… Okumaya devam et “İhmal Amca’nın ‘ahh’ı ve kardeş masallar”

Kuyruklu Yıldız Masalı: Karanlıkta Görmek

Şimdi anlatacağım bu hikaye şehirlerde yıldızsız gecelerde yaşayan ama yıldızlara bakmayı ve yıldızların ışığını içinde taşımayı bırakmamış insanlar içindir. Hem küçükleredir, hem büyüklere. Hatırlatma mahiyetindedir.

Eskiler der ki; yok demesi, çok yemesi pek günahtır. Biri varı yok eder, diğeri toku aç eder.

İşte hikayelerin, masalların ve korkunç destanların kandil ışığında anlatıldığı o eski zamanlarda, evlerdeki ışık pek az gibiyse de aslında pek çokmuş. Görmeyi bilene.

Bu eski zamanlarda kandillerin zayıf ve titrek ışıklarını yüreklerdeki ışık parlatırmış. Yürekteki ışık az olanı çok edermiş, görünmeyeni görür, söylenmeyeni duyarmış.

Yüreklerdeki ışığın dışarıdaki ışıktan güçlü olduğu bu eski zamanlarda insanlar geceleri yıldızlara bakarlarmış. İnsanlar yıldızlarla konuşmayı onlardan akıl ve de fikir almayı bilir, yıldızların dilinden anlarlarmış. Çünkü göz ne kadar karanlıkta kalırsa ışığı görmeyi de karanlıkta yol bulmayı da o denli iyi bilirmiş. Böylece bu ışığın az, sözün çok olduğu gecelerde binlerce yıl ötesinden gelen yıldızların söylediklerini duymayı da öğrenmiş insanlar. Okumaya devam et “Kuyruklu Yıldız Masalı: Karanlıkta Görmek”

Kırmızı Ayakkabılar*

Bir zamanlar ayakkabıları olmayan öksüz bir çocuk varmış. Fakat çocuk, bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirmiş ve bir süre sonra kendisine bir çift kırmızı ayakkabı dikmiş.Görünüşleri kabaymış, ama onları seviyormuş. Günleri, hava iyice kararana kadar dikenli koruluklarda yiyecek toplamakla geçse de, ayakkabılar ona kendini zengin hissettiriyormuş.the_wild_within_edited-1.jpg Okumaya devam et “Kırmızı Ayakkabılar*”

Sonbahar Masalı

dsc_1069

Sonbahar bir masaldır. Masalsı değil masal. İçinde yazdan kalma bir kaç damla güneş, yılın biriktirdiği hüzünler, yeni bir varoluştan bahseden kasımpatları, kendini güze saklamış ekşi elmalar, kışı dallarında bekleyen narlar, yeni hikayeler için yola düşmüş kıtalar denizler aşacak göçmen kuşlar hepsi sonbahardır. O yüzden masalda kalbinizi yumuşatan, heyecanlandıran ne varsa sonbaharda vardır.

Tabi bu yılların emeği, birikimi… Okumaya devam et “Sonbahar Masalı”

Farklılıklar Üstüne Çocuk Kitapları

Sınıfınızda mülteci var mı sorusuna bir öğrenci “hayır bizim sınıfta herkes çocuk cevabını” verdi. Öte yandan dünyanın her yerinde yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yeniden yükseliyor.  Ayrımcılık, tek tipleştirme, farklılıkların dışlanması içinde yetiştiğimiz toplumda öğrendiğimiz davranış biçimleri. Oysa tersine bir dünya için farklı çocuk kitapları mevcut.

Farklılık, dışlanma, ayrımcılık gibi  konuları çocuklarla konuşmaya olanak verecek kitaplardan bir kaçı şöyle: Okumaya devam et “Farklılıklar Üstüne Çocuk Kitapları”

Nar Ağacı, Serçe ve Mori

Küçük bir nar ağacının dalındaki serçe ve dalına konduğu nar ağacı tanıktı her şeye.

nar-cicegi-yagiO zamanlar nar ağacı genç bir ağaçtı. Bir bahar günü dikilmesinin üstünden tamı tamına beş yıl geçmişti. Artık onun çiçekleri de renk katıyordu doğaya. Artık onun çiçekleri de meyveye dönüyordu. Meyveleri kurtların, kuşların, afacan çocukların ağızlarında tatlanıyor, yere düşüp ballanan meyvelerinden börtü böcek şenleniyordu. Küçük nar ağacı bu halinden çok memnundu. Büyüdükçe doğadan aldığından fazlasını doğaya verir olmuştu. Dallarının gölgesi, çiçeklerinin kokusu ve meyvelerinin lezzetiyle inanılmaz genç bir ağaç olmuştu. Çiçeklerine şarkı yazanlar, sevgilisini nar ağacına benzetenler, sevdiğine dalından bir nar koparıp hediye edenler, gönlünü daha da fazla okşuyordu. Eski tek dal fidan hallerinden eser kalmamıştı. Kendine yer bulmaya çalıştığı doğanın vazgeçilmez bir parçası olduğunu hissediyordu. Büyüyor, büyüdükçe daha çok oluyordu. Tüm bu yıllar ve olup bitenler boyunca nar ağacının can dostu serçeydi. Okumaya devam et “Nar Ağacı, Serçe ve Mori”

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: