Uçuş…

Küçük kuş, diğer kuşların rengarenk tüylerine imrenerek baktı. Bir de kendinin gri kül rengi tüylerine. Aslında kuşların dünyasında kuşların ya ötüşleri nameli olur ya da tüyleri göz alıcı olurdu. Nedense onun ne ahenkli şarkıları ne de rengarenk tüyleri vardı. Bu hali utangaç görünmez olmaya meyyal halini daha da teşvik ediyordu. Belki de bu dünyada olma sebebi başka kuşların ona bakarak kendilerinden daha memnun olmalarını sağlamaktı. Böyle düşündükçe puff! diye yok olmak istiyordu.

Yok olmak mümkün olmasa da uçmak vardı. İçi daraldıkça göğe doğru süzülüverirdi. Onu daraltan mekanlardan, nefessiz bırakan duvarlardan, hareketsiz kılan zeminden uzaklaşırdı. Önce göğe doğru biraz gayretli kanat çırpış, ardından gelen kuş bakışı hakimiyetin ferahlığı. Ne zaman daralsa, karanlık içini sarsa, bastığı zeminden çok kanatlarına güvenmeyi öğrenmişti. Çırpardı kanatlarını. Böylece görmüştü kentin dar, taştan sokaklarını. Böylece keşfetmişti kentin kenarında başlayan ormanın görkemli ağaçlarını, dağın ardında uzanan uçsuz bucaksız denizi. Alıp başını şehirlerce, denizlerce, kıtalarca ve medeniyetlerce uçtuğu olurdu. Uçardı uçardı uçardı…

Seviyordu uçmayı, çünkü toprak birilerine aitti de gökyüzü hiçkimsenindi sanki. Yine de ikili bir yaşamdı onunki. Toprak üstünde yük hissediyordu kendini. Karanlıklardan, bakışlardan hem ürküyor hem utanıyordu. Ama yer çekimi onu da çekiyor, yere bağlıyordu; kanatlarını unuttuğu zamanlarda.

Ardından yeryüzünde korktuğu şeyler yırtıcı kuşlara dönüşüp onu gökte de takip etmeye başladı. Onlar peşindeyken gökyüzü de öfkeleniyor, fırtınalar çıkarıyor, bir tufanın içinde kaçması gerekiyordu. Kanatları bu fırtınalar için güçsüzdü belki ama kuşun kendi kudretliydi. Fırtınalarda kuyruğunun ucunda düşmanlardan kaçarak günlerce uçtu. Gökyüzünün her katmanında, günün ve gecenin her vaktinde.

Kuş birgün kaçmaktan yoruldu ve kendine şöyle dedi: “Ölümden mi korkuyorum?” “Evet ölümden korkuyorum!” “Bu sonsuz kovalamaca, utanç ve korku bitsin diye yok olmak mı istiyorum?” ” Evet hiçleşmek istiyorum” Sonra durdu, düşündü: “Korktuğum, istediğime denkse kaçmak neden ve nereye kadar?” Sonra iç ses destekledi: Dön ve gör kaçtığın şeyi! Dön ve dövüş! Dön ve yüzleş!

Kuş döndü: döndükçe küçük kül rengi tüyleri alev rengi oldu. Minik yorgun kanatları alevler gibi şahlandı, kuyruğu dalgalar gibi ahenklendi. Döndükçe görkemli bir hal aldı kuş. Döndükçe doğdu yeniden. Gitti küçük kuş, doğdu alevler içinden simurg.

Kaçtığı karanlık, kaçtığı dehşet oradaydı… yüzleşti karanlıkla, yüzleşti korkusuyla. Dövüştü onunla gökyüzünde, fırtınalar içinde, suların derinliklerinde, nehirlerin girdaplarında.

Günler günler sonra, dünya kendi etrafında bilmem kaç gün, güneşin etrafında mevsimlerce döndükten sonra çıktı girdaplardan, denizin derinliklerinden, gök yüzünün karanlıklarından bir gün doğumunda. Çıktı tünedi bir diş budak ağacının dalına.

Sonra baktı haline. Mevsimler geçmiş, alev kırmızı tüyleri çiçeklenmiş, baharlanmıştı. Kanatları çiçeklenmiş, kuyruğu gökkuşağına dönüşmüştü. O küçük utangaç küçük gri kuş başka bir şeye dönüşmüştü. Olmuştu işte! Hem yer yüzünde, hem gökyüzünde, hem hiçbir yerde, herkes kadar bir yükle varolmaya ikna olmuştu küçük kuş.

Yorum bırakın