Sardunyanın Şarkısı

Bazı kadınlar ne ekse biterdi, ne dikse büyürdü. Öyle bereketliydi ki elleri. Bir kuru dal olsa bile toprakla buluşturdukları; filiz verir, yeşillenirdi. Belki sırf bu yüzden yaşadıkları onca şeye, rahat yüzü görmedikleri hayatlarına rağmen, o kadınların gözünde belli belirsiz bir ışık hep parlardı.

“Tohum ekenin, fidan dikenin yağmuru, güneşi bol olurmuş.”

Böyle düşünüyordu Leyla diğer kadınlara baktıkça. Ama onun özene bezene aldığı çiçekler kuruyordu. Seviyordu ya unutuyordu onlara bakmayı. Tıpkı kendine bakmayı unuttuğu gibi. Her gün alelacele başka işlerin peşinden atıyordu kendini sokağa. Belki de bu yüzden tüm iyi şeylere rağmen omuzlarındaki çökkünlük hiç gitmezdi.

Heves heves aldıkları bir köşede solup gidiyordu. Yine de bırakmıyordu kuşlarla konuşmayı, derinlerden bir ses, bir müzik eşlik ediyordu hayatına. Çiçekleri seviyordu.

Hele bahar geldi mi? Bir çocuğun doğuşu, bir aşkın başlaması gibi bir şey oluyordu Leyla’nın içinde. Küçük ayaklar dans etmeye başlıyordu içinde ne zaman bir tomurcuk görse. Sırayla bekliyordu hepsini. Önce baharın habercisi badem, ardından erikler, kayısı, şeftali, elma, leylak… hepsi sırayla…

Ne heyecanlı bir bekleyiş…

Hepsinin güzelliği, özelliği ayrıydı. Erikler türlü türlüydü. Erik çeşidi kadar erik çiçeği vardı. Ama hepsi minik ve narin. Yapraklarından evvel çiçeklerle donanıyordu erik ağaçları. Ardından kayısı. Daha iri pembe çiçekleri ile eriğin takipçisiydi. Kayısı dallarının kıvrımları ayrı güzeldi ve çiçekler ağaca çok yakışıyordu. Derken elmalar, yaprakların arasından güçlü, beyaz – pembe çiçekleriyle sırayı takip ediyorlardı ve yeşil, beyaz ve pembenin uyumu çok şiirseldi. Şeftali ise şarabi çiçeklerini tek tek zarif, ince yapraklarının arasına serpiştiriyordu.

Kuşlar daha nameli şarkılar tutturuyorlardı baharla birlikte. Gökyüzü daha mavi, bulutlar daha beyaz oluyordu. Bulutlar rüzgarın etkisiyle şekilden şekile giriyorlardı ve çiçekli dallar gökyüzündeki bulutlara doğru uzanmaya devam ediyordu.

Leyla her zaman koşturarak çıktığı evini, bahçesini düşündü. Sonra bahçeleri, balkonları ve pencere kenarları çiçeklerle dolu diğer kadınları.

Kimi çok yoksuldu. Yağ tenekelerinde sardunyalar, cam güzelleri, küpeli çiçekler yetiştirirdi.

Kiminin evi güneş almazdı ama pencere önünde yağmurları izleyen rengarenk menekşeleri olurdu.

Kiminin ne bahçesi ne balkonu vardı. Mutfağın bir köşesinde saksı içinde yetiştirirdi çiçeğini. Kimi bodrum katlarında oturur ama güneş gören yegane camın kenarına dizerdi çiçeklerini.

Ah bu kadınlar küçük dar balkonlarda, güneşsiz evlerde bile rengarenk çiçekler yetiştiriyorlardı da onun çiçekleri yaşamıyordu.

Sonra aklına kadınların çiçekleriyle olan sohbetleri geldi. Çiçekler kadınların yoldaşıydı. Kimi dertleşiyor, kimi yavrusuymuş gibi seviyor, her açan çiçeğe ayrı seviniyorlardı. Sararan, solan ve filizlenen her şeyi bilip takip ediyor, olası bir zayıflığı sezerek müdahale ediyorlardı.

Leyla kendi çiçekleriyle hiç konuşmadığını farketti. Hatta gülerdi çiçekleriyle çocukmuş gibi konuşan annesine. Sonra kendisiyle de hiç konuşmadığını, kendi sesini hiç duymadığını ve kadınların çiçeklerine gösterdiği kadar bile şefkati kendisine göstermediğini farketti.  O sırada derinlerden duyduğu şarkının sesini daha çok duymaya başladı. Bir çağrıya dönüştü şarkı. Ilık o bahar akşamında Leyla kendini şarkıya bırakmaya karar verdi. Gök kubbenin altında çimlere uzanı verdi. Zihni hafifledi, bedeni gevşedi ve zihni bağlarından ayrılıp şarkının peşinden gitmeye başladı.

Şarkı onu kendi içinde bir kapıdan geçirdi. Bu kapı uzundur açılmamış, açılmak istenmemiş ve karanlıkta kalmış bir odaya açılıyordu. Leyla orada karanlığın içinde çocukluğunu buldu. Oyundan dışlanmış bir çocuk, dizleri kanamış, gözler nemli. Çocukluğuna sarıldı Leyla. Kanayan dizlerini temizledi, göz yaşlarını sildi. Çocukluğunun elinden tuttu, tombul çocuk ellerinden tutmak ne güzeldi. Tarifsiz.  Birlikte şarkının peşine gitmeye devam ettiler.

Bu sefer başka bir kapı açıldı ikisinin önünde. Kapı neredeyse yok sayılacak kadar silikleşmişti. Ama girdi kapıdan. Bu sefer karşısında 12-13 yaşlarındaki Leyla vardı. Güveni kırılmış ve biraz ürkek. Gözlerine baktı içindeki gücü hissedene kadar. Sonra onu da ellerinden tuttu ve odadan çıktılar. 12 -13 yaşındaki Leyla’da her şeyin başlangıcı ve umudu vardı. Bu umudu kalbinde hissetti. Şimdi şarkının peşinden üçü birlikte gidiyorlardı.

Şarkının ritmi hiç değişmiyordu. Hep aynı dinginlikte ve ahenkle devam ediyordu. Bu sefer önlerinde tazecik bir kapı açıldı. Odada bir kaç yıl öncesinin kendisini gördü Leyla. Hiç dinlemediği, acı çeken bir kadın. Hiç duymamıştı kendi acısını, bunu farketti ve gitti kendine sarıldı. Acısını ilk kez kabul etti. Acı hafifledi, kendinin elinden tuttu ve oradan kaldırdı aydınlığa doğru.

Dördü yollarına müziğin eşliğiyle devam ediyorlardı, müzikle hafifliyordu kalbi Leylanın. Başka kapılar da açıldı önlerinde ve her kapıda görmezden geldiği bir halini buldu Leyla. Kimine sarıldı. Kiminin elinden tuttu. Her bir kavuşmada kalbi hafifledi, ayaklarındaki yük azaldı. Kalbinde kendine duyduğu şefkat büyüdü.  Her açılan kapıyla gittiği yol daha da aydınlandı, müziğin sesi arttı.

Tüm kapılardan ve tüm kavuşmalardan sonra aydınlık bir odaya vardı Leyla.  Bu odaya vardığında kendi içinde kendinin binbir türlü hali vardı, içi ferahtı, dünya üz

erindeki ağırlığı azalmıştı. Müziğin kaynağı bu odaydı. Odada kıpkırmızı çiçekleri ile kocaman bir sardunya vardı. Hiç bu kadar büyük bir sardunya görmemişti. Odaya sardunyanın enfes kokusu dağılmıştı. Leyla sardunyanın yanına gitti ve oturdu yanına. Uzun uzun şarkısını, şarkısının anlattıklarını dinledi. Her mevsim çiçek açan, her toprakta yetişen, diktiği her daldan filiz veren bir sardunya vardı içinde. Bunu nasıl görmemişti. Nasıl duymamıştı anlattıklarını.

Hep annesinden hatırladığı gibi bir dal kırdı sardunyadan ve cebine koydu. İçinde müzik, cebinde sardunya dalı gözlerini göğe doğru açtı. Zihnini ve bedenini tekrar olduğu ana getirdi. Çimlerden usulca kalktı. Evine doğru yol aldı.

Evde hemen kendine bir saksı ve toprak ayarladı. Sardunya dalını saksıya yerleştirdi. Sardunyanın can suyunu özenle verdi. Sardunya can buldukça, ondan yeni sardunyalar çoğalttı. Bir süre sonra balkonu ve bahçesi rengarenk sardunyalarla doldu.  Çoğalttığı sardunyaları kendilerini duymayı unutmuş başka kadınlara verdi.

…..

Sardunyalar kadınlara şarkılar söyleyip onlara içlerindeki gücü hatırlatmaya devam ediyor. İçinizdeki şarkıya kulak verin.

….

Yağmurunuz ve güneşiniz eksik olmasın.

“>Ses Kaydı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: