Her aile yuva olur mu içindekilere? Her anne, her baba, her eş, her çocuk güvende olduğu bir yuvada huzurla uykuya dalar mı? Yoksa sorumluluklar, makbuller, makuller, görevler, idealler ve normlar mı işgal eder ilişkiyi, iletişimi, sevgiyi ve rolleri? Bu ailelerde kaç çocuk kabul ve red sınavına tutulmadan büyüyüp serpilir. Kaç insanın sürgünü hoyratça budanır?
Ailelerin çocuklarını ne olursa olsun sevemediğini ilk kez üniversite sınavı sonuçları açıklanınca öğrendim. Pek çok arkadaşım üniversite kazanamadıklarında ailelerine söyleyememişlerdi. Kazanmış gibi yapıp dersaneye devam eden arkadaşlarım olmuştu. Ardından ailenin “koruyan” değil “korunan” bir şey olduğunu gördüm. Arama motoruna “ailesine söylemekle tehdit” kalıbını yazıp arama yaparak sizde sonucu görebilirsiniz. Kaç kadın ve çocuğun istismara ve tecavüze karşı bu tehditle susturulduğunu.
12-13 yaşındaki kız çocuklarını sofradan tabak eksilsin diye evlendiren düzene de aile deniyor. İstismarın %75’inin gerçekleştiği, her 3 kadından birinin şiddete maruz kaldığı düzene de aile deniyor. Cinsiyet kimliği ve yönelimi sebebiyle evlat reddeden bu düzene de aile deniyor. Bir sınav başarısından, kalbinin yöneldiği kişiye kadar tatmin etmeye çalıştığınız aile bir yuva değil!
Önce insanları sakatlayıp, tam olmasına, bütün olmasına izin vermeyip onları bir elmanın yarısı, çeyreği ilan edip ailede tamamlasınlar diyoruz. Tam olmayan başkasıyla tamamlamaz, aksine ötekini de sakatlar, eksiltir. Kendi olamayan başkasının kendi olmasına izin verebilir mi? Özdemir Asaf’ın dediği “kendi dal olamayan birileri başkalarının bahçesinde” ağaçlık taslarsa orada sevgiden, güvenden, büyümekten bahsetmek mümkün olmaz.
Oysa mümkün. İçine doğduğumuz, kurduğumuz veya seçtiğimiz aileleri yuva kılmak mümkün. Bu yuvanın içinde insanların kendisi olarak büyümesi, var olması mümkün. Aileyi sevgi, saygı ve güvenle kurmak mümkün!
