Ursula, Çocuklar ve Ejderhalar

Belki de son yüzyılın en iyi siyaset bilimci ve sosyoloğuydu Ursula K. Le Guin. Gücü, iktidarı, bilgiyi, cinsiyet ilişkilerini, savaşları büyüyle harmanladı, ejderhalarla havalandırdı ve satırlara döktü. Hakikati anlatmanın incelikli yollarından götürdü okuyucularını. Neyse ki Ursula küçük okuyucuları da ihmal etmedi. Ama öyle ünlü yazar çocuk kitapları da yazıyor gibi değildi onun çocuklar için yazdıkları. O zaten çocuklukta var olan ve yetişkinlikte kaybolan sihrin peşindeydi.

Şimdinin yaygın, herkesçe ulaşılabilir çocuk kitapları oldukça köşeli sayılır. Çocukları geleceğe hazırlama iddiasındaki bu kitaplar çoğunlukla çocukluk ışıltılarını, düşlerini kaybetmiş yetişkinlerince yazılmıştır. Böyle marş eşliğinde uygun adım yürüyüş tadında çok kitap dolduruyor rafları. Oysaki Ursula yetişkinlere yazarken de çocuklardan, çocukluktan ilham almayı ihmal etmiyordu. Okumaya devam et “Ursula, Çocuklar ve Ejderhalar”

Reklamlar

İhmal Amca’nın ‘ahh’ı ve kardeş masallar

İhmal Amca’yı okurken çocuklara duyduğu sevgiyi ve şefkati hissediyorsunuz. Kitaplarda Anadolu Masalları’nın ritmini, Keloğlan masallarının tadını alıyorsunuz. Dil su gibi akıyor, her cümle bir sonrakinin peşine takılıp akıp gidiyor.

1915’in yıl dönümünün hemen ardından Ermeni masallarından, çocuk kitaplarından bahsetmek ne zor. Birçok duygu üşüşüyor insanın zihnine ve yüreğine. Ekim ayının başlarında ilk kez Gaziantep’e gittiğimde hissettiğim duygu gibi… Antep, katliamlardan sonra için için küstüğüm şehir. Hele 10 Ekim Katliamı’nın 2. yılı yaklaşırken, katliamcının gezdiği sokaklarda olmak öyle zordu ki. O beyaz arabanın Ankara’ya doğru yol aldığı yollarda olmak, kalpte sıkışma, midede kramp… Ama bir hakikatten bir de acıdan kaçış yok. Kentin her yanını saran Ermeni mimarisiyle karşılaşınca tekrar duvara çarptığımı hissetmiştim. Sanki yaşadığımız acı, yüzleşmediklerimizin acısıydı. Ermenilerin ahı, duvarlara sinmiş, iç içe geçmiş acıların ve tanıklıkların sonucuydu. Kim bilir… Okumaya devam et “İhmal Amca’nın ‘ahh’ı ve kardeş masallar”

Çocuk tecavüzleri: Münferit mi yoksa kolektif suç mu?

Çocuklar belki de hiç olmadıkları kadar tehdit altındalar Türkiye’de. Kadına karşı şiddetin yeni bir boyutu olarak ortaya çıkan, ayrılık sürecindeki çocuk cinayetlerini, son günlerde üst üste gelen çocuk taciz ve tecavüz haberleri takip etti. Bu konuyu birkaç soru eşliğinde birlikte düşünelim istiyorum. Zira bu toplumda ensest ve çocuk istismarı oldukça yüksek olmakla birlikte yeni dönemde ciddi bir artış söz konusu. Bununla birlikte zanlı profili, toplumun verdiği tepkiler, toplumsal değerler ve bunu teşvik eder nitelikteki politikalar birlikte değerlendirilmeyi gerekli kılıyor.

Üst üste çocuk tecavüz haberlerinin gelmesi toplumu yeniden bu konuda alarma geçirdi. Mağdurlar henüz 3-4 yaşındaki çocuklar. Toplum alabildiğine öfkeli. Bu tecavüz vakalarında yakalanan zanlılar linç edilmeye çalışıldı. Haberlerin ardından ise idam talebi tekrar ortaya çıktı. Toplumun adaletin sağlandığına inanması için suçlular öldürülmeliydi! İlk sorum toplumun tepkisine yönelik; linç edenler veya suçluyu cezaevinde infaz edenler hangi adaleti sağlıyorlar? Neden adalet sistemine güvenmiyorlar? Cezaevinde infaza neden göz yumuluyor? Soru genel; zira benzeri birçok örnekte süreç aynı şekilde gelişti. İkinci sorum ise idam talebine yönelik; bu konuda hassas ve kati bir cezayı arzu eden bu toplumda taciz, tecavüz, ensest, evlilik içi tecavüz nasıl bu kadar yaygın olabiliyor? Özetle idam isteyenler ne kadar samimi veya tutarlı? Okumaya devam et “Çocuk tecavüzleri: Münferit mi yoksa kolektif suç mu?”

Kötülüğün örgütlülüğüne karşı iyiliği örgütlemektir devrimci olan

Türkiye’de toplumsal, bireysel ve devlete ait her şeyin çözüldüğü, dağıldığı ve çöktüğü tarihsel bir dönem yaşıyoruz. Öyle görünüyor ki bu hal Türkiye ile de sınırlı değil. Toplumu toplum yapan normların yanında insanı da insan eden kavramlar aşınıyor ve yok oluyor. Yeni başlamamış olsa da hızlanarak devam eden bir yıkım bu. Van depremi sonrasında yardım paketine taş ve sopa koyanlardan, mültecilere sahte can yeleği satanına; öğrenci yurdunda kendine emanet edilen çocukları istismar edeninden, gözaltındaki işkenceye, sokağa taşan şiddet vakalarının sıklığından, ensest vakalarındaki artışa kadar her şey bu yıkımın parçalarını oluşturuyor. Her haber bülteninde en az 3-4 şiddet ve cinayet vakası mutlaka karşınıza çıkıyor. Üstelik LGBTİ’lere, azınlık gruplara, Kürtlere yönelen şiddet ve linç vakaları bu haberlerin büyük oranda dışında kalıyor. Yalnızca adli vakalar gibi görünenleri kısmen görebiliyoruz. Eskiden olmayan ancak bugün karşımıza çıkan yeni durum ise kötülüğe ve suça arka çıkan bir davranış biçiminin hem devletin, hem de toplumun her yerinde karşımıza çıkıyor olması. Okumaya devam et “Kötülüğün örgütlülüğüne karşı iyiliği örgütlemektir devrimci olan”

GECELERİ DE, SOKAKLARI DA, MEYDANLARI DA İSTİYORUZ!*

ist-08-03-2015-gece-yuruyusu-34-620x411Gündüz Vassaf “Cehenneme Övgü”[1] adlı kitabında gece ve gündüz arasındaki ayrışmadan bahseder ve bunu alaşağı edilmesi gereken bir durum olarak sunar. Gece ve gündüz Vassaf için birbirini tamamlayan bir döngünün parçası değil aksine zıt iki unsurdur. Gündüz; yasallığın ve meşruluğun alanıdır, aynı zamanda tek düze, sıkıcı ve totaliterdir. Gece ise yasadışı, gayri meşru olanın aynı zamanda totaliter olana baş kaldırılan zamanıdır. Vassaf’a göre gündüz makbul ve makul işlerin yapıldığı zamana tekabül ederken, gece eğlencenin, zevk verici olanın, doğru ve ahlaki kabul edilmeyenin yapıldığı zamana denk gelir. Benzeri bir tersine çevirmeyi cennet ve cehennem arasında da yaparak cehennemi özgür ruhun meskeni olarak sunar.

Bu tersine çevirmenin bizim için anlamı, sorgulanamaz, genel geçer olarak varsaydığımız bazı kabulleri yeniden gözden geçirmemize bir kapı açmasıdır. Genel kabullerin yerli yerine oturttuğu birçok düzen bileşeninin ne kadar demokratik veya totaliter, özgürlükçü veya baskıcı, içerici veya dışlayıcı ve hakikatli olduğunu sorgulamaya açılan bir kapı.  Zira gündelik hayatımız bir sürü kabul ve ön kabulle kategorize ettiğimiz pek çok unsur üzerine kurulu: her sabah kalkıp işe gitmek, yaşı gelince evlenip çocuk sahibi olmak, makul ve makbul vatandaşlar olmak gibi… Birçok şeyin, hakikatte ne olduklarından bağımsız bir değer sistemi içinde bir yere konduğu ve buna göre bir muameleye maruz bırakıldığı açık. Bu yazının derdi kent ve mekânın cinsiyeti üzerinden bu kabullere ve onlara yüklenen değerlere bir miktar bakabilmek. Okumaya devam et “GECELERİ DE, SOKAKLARI DA, MEYDANLARI DA İSTİYORUZ!*”

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: